11 Mayıs 2008 Pazar

ABİS CANLISI

Herkes soruyor birbirine tanrı nedir, nerededir? Oysa birileri başka şeyler soruyor birbirlerine. Örneğin biri soruyor düşünce nedir, nerededir? Ötekisi yanıt veriyor. Düşünce bir balığa benzer? Nasıl yani?

Balıklar nerelerde yüzer? Göllerde, denizlerde, okyanuslarda… Çoğunu kimse görmez. Görmek için sorgulamak gerekir. Nasıl yani? Düşünce nedir, diye sordun mu kendine, o an sorgulama başlar. Sonra denizlerin, okyanusların uçsuz bucaksız derinliklerine dalmak gerekir.

Balıkları bilirsiniz. Çeşit çeşit, renk renktirler. Biri ötekine benzemez. Ama bir arada yaşarlar. Kimse onları görmese de birileri onları görmek ister. Ama onların tümünü görmek için okyanusların en derinine inmek gerekir. Okyanusların derinlikleri de tehlikelidir ha. Vurgun yedi mi ölüp gidersiniz.

Düşünce okyanuslardadır. Öyle ağ atayım da ağıma gelsin misali değildir. Dalmak gerekir derine… Daldıkça yeni yeni balıklar çıkar karşına. Onları yemek değil, onlara dokunmak istersiziniz önce ve seversiniz, okşarsınız.

Sorgulayan insan yetinmez; daha da derinlere inmek ister. Derinlere indikçe daha değişik balıklar görürsünüz. Güneş ışığının zor yetiştiği o derinlikler… O derinliklere indikçe daha da derinlere inersiniz. Sonra ulaşırsınız Abis’e. Abiste bulunan canlıları hiç kimse görmemiştir. Ve siz artık görmüşsünüzdür o abiste yaşayan balıkları. Artık abis’in yolunu bulmuşsunuzdur.

O günden sonra abis canlısı olursunuz. Düşüncenin öyle ağ atayıp da yakalayayım cinsinde olmadığını öğrenirsiniz. Sorgulamanın sizi nerelere dek götürdüğünü görürsünüz. İşte düşünceye varmak ve onu gün yüzüne çıkarmak böyle tehlikeli ve böyle ölümcül bir görevi üstlenmekten geçmektedir.

Düşünce koskoca bir deryadır. Sınırsız ve sonsuzdur. Onu siz yaratmazsınız, yalnızca gün yüzüne çıkarabilirsiniz. Ama birileri bunlardan habersiz yaşar. Atar biri oltasını Galata Köprüsü’nden haince yakalamaya çalışır balıkları. Sorgulamaktan da değil ha… Karnını doyurmak için! Bilinci oluşmayanlar beyinlerini değil, haz için midelerini doyururlar. Bu yüzden denize oltasını salarken, göğe bakıp tanrıya yalvarırlar.

Düşünce denizdedir, okyanuslardadır. Dalmak için sorgulamak, varmak için kararlılık gerekir. Dürüstlük gerekir, gerçekçi olmak gerekir ve canlıları ve kendini sevmek gerekir. Abis Canlısı olmak için en başta bilinç olması gerekir. Bilinci olmayanlar sığ sularda olta atarlar denize. Göğe bakarlar ama denizden alırlar paylarını. Hani gökten düşse birkaç balık denize de bakmayacaklar ya. Ya denize yukardan düştüklerinde ne yapacaklar. Hangi tanrı kurtaracak ve hangi tanrı oltasını veya ağını atacak.

Düşünce balıklara benzer. Bu balıkları görmek için okyanusların en derinine inmek ve abise varmak gerekir. Kısacası abis canlısı olmak gerekir.

07 Mayıs 2008 Çarşamba

EVRİMİN ÇOCUĞU: İNSAN


Bilirsiniz, bir çocuk nasıl doğar, nasıl büyür. İşte bizim öykümüz de insanlığın doğuşunu ve büyümesini konu edinecektir.

Anne karnında bir çocuğun suskunluğu dokuz ay sürer. Peki, neresidir insanlığın anne karnı? İnsanoğlu nerede ve nasıl geçirdi bu dokuz ayı ve çocukluğu nasıl geçti insanlığın? Bir gün erişkin bir insan olabildi mi insanoğlu?

İlk insanlar beş milyon yıl önce orta Afrika’da ortaya çıktılar. Evet, bir spermin ortaya çıkışı gibi ilk insan da 5 milyon yıl önce ortaya çıktı. Ve bir süre sonra anne rahmine girecekti: Mağaraya.

1 milyon yıl önce buzul çağı başladığında insanoğlu anne rahmine, yani mağaraya girdi ve dokuz aylık süreç de böylece başlamış oldu. Bir çocuk için dokuz ay sürecek olan bu süreç, gerçekte bir milyon yıla yakın bir süre idi.

Mağara sıcaktı anne karnı gibi. Bir bebeğin organlarının gelişmesi gibi insanlığın da bedeni değişiyor ve gelişiyordu. Beyin büyüyor, çene küçülüyor, kıllar azalıyor, eller biçim alıyordu.

Dokuz ay dolmuş ve doğum anı yaklaşmıştı. Günümüzden 40.000 yıl önce doğum sancıları başladı insanoğlunun. İnsanlık doğmak üzereydi ve mağaraya giren sperm (maymunsu insan) çocuk olarak (insan) dünyaya gelmişti. Buzullar erimiş ve her yeri yemyeşil ağaçlar ve otlar kaplamıştı.

Çocuk bir süre sonra emeklemeye başladı. Neolitik devirde toprakla oynamaya ve daha sonra topraktan evler yapmaya başladı bu çocuk. Biraz daha büyüdüğünde artık elinde demir, bakır gibi oyuncaklar vardı. Ama çocuk henüz çok küçüktü.

Daha sonraları çocuk yürümeye ve konuşmaya başladı. Yazı yazar hale geldi. Yazı ile tarih de başlamış oldu. Çocuk 4–5 yaşlarındaydı henüz ve insanlık için yıl MÖ 4000 dolaylarındaydı.

Yazı bulunmuştu ve tarih devirleri çocuğun birçok eylemini kayda geçirecekti. Yıllar geçtikçe çocuk kendine sorular sormaya başladı: Ben kimim? İlkçağın sonlarına doğru çocuk bu soruları kendine sorurken, çocuk birden korkuya kapıldı. Yıldızlara baktı ve uzun uzun düş kurdu. Yanıtlayamadığı sorulara düşler kurarak yanıt verirken, kafasında kendince bir din yarattı.

Çocuk artık 10 yaşına yaklaşmıştı ve tarihler ilerliyordu ve çocuk ergenlik dönemine girmekteydi ve büyük değişimlere gebeydi ve çocuk 12 yaşına geldiğinde ortaçağ bitmek üzereydi. Artık istediği gibi koşup gezebiliyor ve çevresini eskisinden daha çok tanıyordu. Arkadaşlar edinmişti ama henüz birçok soruya yanıt bulamamıştı.

İnsanlık bugün henüz 14–15 yaşlarında bir çocuktur. Ergenliği süresince büyük değişimler yaşayacak ve kurduğu düşlerden kurtulup düşünce üretmesi yüzyılları bulabilecektir. Belki 100 bin belki de daha çok süre gerekecektir insanlığın erişkinliğine ulaşması için. Ama bu bir gün gerçekleşecektir.

Şimdilik kendiyle barışık olmayan, sinirli, paylaşımı sevmeyen, başkalarının acı çekmesinden haz alan bu çocuk büyüdükçe insancıl yönünü gösteriyor gibi. Sevmeyi yeni yeni öğreniyor. Bir ıslık çalıyor eşitliğe, sonra küser gibi yapıyor. Ama yinede bu çocuk çok tatlı bir çocuk ve ben onu çok seviyorum. Bir gülüşüne canımı verebilirim. Yeter ki bir gün kendisini kandırmasın ve kendisini çok sevsin.

İnsanlığın bu yaşında yazabileceklerimiz bununla sınırlı. Bundan sonra insanlığın tarihini gelecek yüzyıllar yazacaktır. Bugün 14-15 yaşında bir çocuk kendisini ancak böyle anlatabiliyor. Büyüdüğünde her şeyi daha iyi anlatacaktır insanoğlu.

30 Ekim 2007 Salı

DOĞRULUK ÜZERİNE

Resim: Fenerle ne yaptığı soranlara "dürüst bir adam aradığını" söyleyen Diyojen

İnsanoğlu, doğduğu andan başlayarak genlerin tutsağı olmaktadır. Genler, insanoğlunun bütün yaşamını yönlendiren tek ana öğedir. İnsanın bilişsel davranışlarını yönlendiren beyin, işte bu genlerin oluşturduğu bir yapıdır. Beyinin yapısını incelediğimizde insanın kendisini de incelemiş olmaktayız.
İnsanoğlu biyolojik olarak çeşitlilik gösterse de düşünsel olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğruyu ve yanlışı arayanlar, yani bilinç iyesi olanlar ve çıkarından başka hiçbir şey aramayanlar, yani bilinç iyesi olmayanlar!
Çıkarından başka hiçbir şey aramayanlar kendilerini ve doğayı anlamakta güçlük çekmektedirler. Gerçekler karşısında kendi kedilerini kandırarak yaşarlar veya yaşadıklarını sanırlar.
Düşünemeyenler, doğruyu veya yanlışı aramazlar; bu nedenle kendilerini ve evreni görmezden gelir ve yalanlarla yaşamayı yeğlerler. Düşünemeyen için yanlışın veya doğrunun bir önemi yoktur; düşünemeyenler bireyci yarar ve çıkarını gözetirler. Kendi çıkarlarına gelene “doğru”; gelemeyen ise “yanlış” derler. Düşünemeyenlerin toplumsal mutluluk özlemleri yoktur; bu yüzden yalnızca kendi çıkarlarını korur ve kendi mutluluklarını düşlerler.
Doğruyu ve yanlışı arayanlar sorgulama duygusu gelişmiş kişilerdir ve bu kişiler bireyci çıkar peşinde değil, toplumsal mutluluk peşinde koşarlar. Doğruyu yanlıştan ayıklayıp, seçimlerini doğrudan yana kullanırlar. Düşünebilen insanın topluluklaşma veya sürüleşme gereksinimi yoktur. Düşünen insan, yalnız da kalsa her süre doğruyu seçer. Bilinç iyesi olanlar için erdem budur.
Bireyci çıkarcılar, yani bilinç iyesi olmayanlar çıkarlarına ters düşen doğruları onaylayamazlar. Doğrudan yana seçimini kullanmayanlar her süre kendilerini aşağılık görmektedirler. Kendi aşağılılıklarını görmemek için her süre başkalarını veya doğruları aşağılamaya çalışırlar. Oysa hiçbir süre kendi aşağılıklarından kurtulamazlar. Bu kişiler bilimle, doğruyla ilgilenmezler; onlar için nerede çıkar varsa doğru da odur. Ne yaparlarsa yapsınlar yaptıkları her eylemin altında hep bireyci çıkarlar vardır. Beyninde dönüp dolaşan tek şey araç değerlerdir. (Araba, ev, ün, sömürmek, hükmetmek mevkii, ün, vs. vs.)
Bu kişilerin en büyük özelliği “evrimsel hasta” olmasıdır. “Evrimsel Hasta” evrimin belli aşamalarında insanoğlunda görülen düşünsel yetersizliklerdir. Bu hastalar kendi kendine, olmayan şeyler yaratıp onunla savaşır, konuşur veya yarışırlar. Kendilerini sevmezler ve hep maddi açıdan kendilerini eksik görürler. İnsanları, araç değerlerle değerlendirip ona göre davranırlar. Tek amaçları varsıl olmak ve başka insanlar üzerinde egemenlik kurmak ve onlar üzerinde mutlu olmaktır. Sevgi nedir bilmezler. Kendilerine düşman yaratırlar ve sanki bir yarıştaymışlar gibi davranarak bundan haz alırlar. Acı çekmezler. Düşman olmadan yaşamın bir anlamı olmadığına inanırlar. Onlar için yaşam, birilerini ezmekten geçer. Doğruyu hiç aramazlar ve doğrulardan tiksinirler. Nereye giderlerse gitsinler hep bireyci çıkarlarını yaşatır ve bu çıkarlarını kollarlar. ‘Yok olma’yı kesinlikle onaylamazlar. Yok oluş, sömürünün ve onun verdiği hazın da yok oluşudur aynı sürede. Yalan söylemeden yaşayamazlar. Birilerini dolandırmak çok hoşlarına gider. Özellikle gizlilikten, olmayan şeylerden çok hoşlanırlar.
Bu kişiler yığınları oluşturur; bir araya geldiklerinde birinin sözü ötekini tutmaz ve hiçbiri birbirlerine güvenmez. Hep birbirini aldatarak yaşarlar. Hiçbiri birbirini sevmez ama yine de birlikte yaşayıp bu yaşamdan mutlu olduklarını sanırlar.
Oysa toplumsal çıkar peşinde koşanlar bireyci yarar ve çıkarlarını düşlemezler. Kendilerini toplumun bir bireyi olarak görürler ve her an toplumun mutluluğundan yanadırlar. Bu yüzden kimseden çıkar beklemezler. Eğer düşünen insan bulamazlarsa, düşünmeyenlerle bir bağ kurmazlar ve yalnızlığı seçerler. Kendi kendileriyle baş başa kalma cesaretini gösterirler. Aşağılığa kapılmazlar. Bilimle, sanatla uğraşırlar. Bir başkasının mutluluğunu/acısını kendi mutluluğu/acısı gibi görürler. İyelik duygusu ve kıskançlıkları yoktur. Doğruyu her yerde her an savunurlar. Ölümden ve yok olmaktan korkmazlar. Korkuyu bilgiyle yenip, herkesin korkusuzca yaşamasını isterler. Doğarken ne ise, ölürken de odurlar. Tek amaçları herkesin mutlu olmasıdır. Kimlik peşinde değil kişilik peşinde koşarlar. Başka insanların yoksulluğundan, mutsuzluğundan dolayı hep acı duyarlar. Para, ev, unvan, ün gibi araç değerlerin peşinde koşmazlar. Okuyup, bilgilenir ve bildiklerini paylaşmak isterler. Toplumun/topluluğun %1’inden azını oluştururlar. Bireyci çıkarları olmadığı için yalan söylemez, bir başkasını aldatmazlar. Tek mutlulukları öğrenmek ve paylaşmaktır. Sevgiyi, güneş gibi herkesle paylaşmak isterler. Üretmeme, paylaşmama düşleriyle yaşamazlar. Herkesin alın teri ile çalışıp üretmesini isterler. Herkesin mutluluğu için çalışırlar. Onun için düşünemeyenler bu insanları yaşatmazlar, yok ederler.
Birçok kişi doğruyu din’de arar. Oysa din, bilime karşıt olduğu gibi, bilimin gerçeklerine de aykırıdır. Din ile bilim hiçbir süre bir araya gelemezler. Toplum için din gereksizdir. Topluluklar ancak dinle oyalanır ve süre geçirirler. Düşünme yetisine iye olmayanlar için din, doğal görünebilir, ancak bilinç iyesi olanlar için din doğa/bilim dışıdır. Doğruyu din’de aramak bireyci yarar ve çıkar peşinde koşmak demektir ki; bu da toplumsal yaşama aykırıdır. Doğru ancak deney veya gözlem ile belirlenebilir. Ayrıca ve yalnızca dinli olmamak da doğru insan olmak anlamına gelememelidir.
Doğruluk kişinin özünde vardır. Kişi nereye giderse gitsin öz ile birlikte doğruluğu da taşıyacaktır.

29 Temmuz 2007 Pazar

resimler

































27 Temmuz 2007 Cuma

insan atası