10 Temmuz 2009 Cuma

DOĞADAN GELME SEVİNCİ (TANRI ve EVRİM)

Düşünbil Dergisi son sayısını evrime ayırdı: http://dusunbil.blogspot.com/


Evrim nedir, ne değildir? Bu sorulara yanıt vermek için düşünmek yeterlidir. Evrimi anlamak doğayı, evreni, nesneyi, kendini anlamak demektir. Charles Darwin (1809–1882) kendini anlamak için doğayı incelemiş ve doğayı inceledikten sonra bir evrim olgusunun var olduğunu sezinlemiştir. Daha da öteye giderek bunun kanıtlarını bize sunmuştur.
Evrim olgusuna geçmeden önce şu soruyu bir yanıtlayalım. Şöyle diyor biri:
“Ben düşünüp de insanlığa faydası olan bir maymun görmedim. Sizler maymundan geldiğinizi iddia ediyorsunuz. Eğer dediğiniz gibiyse, nasıl düşünebiliyorsunuz, hayret doğrusu.”
Bu geniş ve kapsamlı soru için bu arkadaşa sevgilerimi sunarım. İlk önce şunu söyleyelim. Bugün insan olup da insanlığa faydası olan bir insan göremiyorum. Kuşkusuz buradaki fayda, bireyci fayda değil, toplumsal fayda. Eğer öyle bir şey olsaydı bugün ne varsıllık/yoksulluk ne de bunca yaşanan acılar olurdu. Bu yüzden maymunlar bir şey yapmayarak zaten insanlığa katkıda bulunuyorlar. En azından yakıp yıkmıyorlar, katliam, tecavüz, gasp, hırsızlık yapıp da insanları yok etmiyorlar.
Bizler maymundan gelmiyoruz. En azından şempanzeden gelmiyoruz. Şempanze ile ortak atadan geliyoruz. Evet, maymuna benzer bir atadan geldiğimiz doğru ama bu bizim bugün maymun olduğumuz anlamına gelmiyor. Bu soruyu soran arkadaşın beyninde süreç denen olgu sanırım oluşmamış. Maymunlar ile ortak bir atadan geldik derken evrimleşerek geldik diyoruz. Evrimleşme olgusunu beyinlerinde oluşturamayanlar her süre bu soruyu soracaklardır. Ama bir düşünseler; maymundan gelse idik bugün maymunlar olmazdı. Bunu dahi düşünemeyenler evrim olgusunu hiç mi hiç anlayamazlar. Tut ki maymundan geldik. Şimdi maymun mu oluyoruz yani? Ki Thomas Henry Huxley’in dediği gibi; “bilimi karalayanların (buna sömüren, yalan söyleyen, tecavüz eden, hırsızlık yapan vb. eylemleri de ekleyebiliriz) soyundan gelmektense bir maymun soyundan gelmeyi yeğlerim.” Ancak sorun bu değil, sorun tinsel güçlerin yerini doğanın öz güçlerinin alması sorunudur. Kafasında tinsel düşlere yaşayanlar doğayı her süre aşağılayacaktır. Doğayı özellikle hayvanları aşağılayanlar kendi aşağılıklarını örtmeye çalışanlardır. Düşünen insan için doğadan gelmek onur vericidir. Oysa düş kuranlar için bu duru aşağılatıcı bir durumdur. Çünkü yaşamları boyunca doğanın gücüne karşılık kafalarında tinsel güçler yaratmışlardır. Doğanın gücünü benimsemek demek bu tinsel güçleri yok etmek demektir. Şöyle bir soru var: “Doğa nasıl kendi kendine canlılar yaratır.” Nesneyi inceleyenler göreceklerdir ki, nesne belirli (ısı, sıcaklık, iklim vb.) koşullarda birleşebilmekte (örneğin miller deneyi) ve canlı varlığı yaratmaktadır. Aslında nesnenin kendisi canlıdır. Çünkü enerjisi olan her nesne canlıdır. Konuşamayabilir, duyamayabilir ama nesneler canlıdır ve bunu anlamak için nesneyi inceleyecek bilincin olması ana koşuldur. Bilinci oluşmamış olanlar için ne nesnenin bir anlamı vardır ne de bilimin. Onlar, çıkarları (örneğin öteki yaşam) olan düşlere yönelirler. Doğru ya; faydası yoksa neden doğayla ilgilensinler ki. Fayda ve çiftleşmek; sanırım bütün mesele bu.
Maymundan gelmek ile düşünmek arasında bir bağlantı kuramıyorum. Biz evrimleştik ve (bugün için) düşünemesek de düş kuran bir canlıya dönüşebildik. Evrim düşünce ile kavranılabilir. Nesneyi (araç değerleri) biriktirenlerin ne düşünebilmesi, ne de evrim olgusunu anlayabilmesi olanaksızdır.
Evrim olgusunu anlamak için doğayı kavrayacak bir usa gereksinim vardır. Kuşkusuz birkaç yılda milyarlarca yıllık bir süreci anlamak olanaklı değildir. Ancak, özünde değişim olan bireyin evrimi algılaması geç olmayacaktır. Benim üzerinde duracağım konu, “Evrimin düşünen ve düşünemeyenler açısından önemi nedir?” sorusuna yanıt aramaktır.
Evrimin nasıl gelişip nasıl bir yol izlediği bilim insanlarınca araştırılmaktadır. Bilinci oluşmamış bireyciler için böyle bir araştırmanın gereği yoktur. Çünkü onlara göre evrim olgusunu düşlemek dahi çıkara (tanrıya) karşı gelmektir. Evrim olgusunu benimsemek çıkarlara ters düşmektedir. Kişinin evrim olgusunu benimsemesi demek kendi yaşamına son vermesi demektir. Çünkü kişi öldükten sonra da yaşayacağına inanmaktadır. Bu yaşam, yok olama ile sonuçlanmıyor, yalnızca öteki yaşam için bir ön hazırlık olarak sayılıyor. Kişi bu yaşamda mal, mülk, para, çıkar, yalan, iki yüzlülük gibi araç ve davranış değerlerinin arkasında koşarak öteki yaşama hazırlanıyor. Öteki yaşam düşü, kişinin bu yaşamda her türlü olumsuzluğu yapmasına ön ayak olmaktadır. Öteki yaşam ve birlikteliğinde tanrının var olması “kişiyi bu yaşamda doğru yola itmektedir” sözü tümden yalandır. Çünkü doğru yol dedikleri şeyin kendisi yanlıştır. Yani öteki yaşam ve onun teminatı olan tanrı var diye, kişinin yöneldiği olgular; (örneğin ibadet) kökünden topluma aykırı bir durum oluşturmaktadır. Binlerce yıl önce tarım ile uğraşan köylüler, iş gücünden kaçmak için bir yol buldular. Bu yol din adamı olmaktan geçmekteydi. Din adamı olursan tapınakta oturur, güneşin anlında çalışmaktan, sabahtan akşama dek tarlada çalışıp yorulmaktan kurtulursun. O dönemden kalma bu gelenek bugün de sürdürülmektedir. Emekten kaçıp kolay ve rahat yaşam sürmenin yolu dinden geçmektedir. (Herkes din adamı olamayacağından, ötekileri için rahat yaşam öteki yaşama kaydırılmıştır) İbadet, toplumsal bir olay değil; kişinin kendi çıkarlarının karşılanması için yürüttüğü bir eylemdir. Ki, kişi ibadet ile kendine daha çok rahat yaşam daha çok mal/mülk daha çok haz istemekte ve bundan dolayı var olan paylaşım dengesinin kendi yararına bozmaya çalışmaktadır.
İnsan, evrimi benimseyerek rahat yaşam olanaklarından ve mala/mülke kavuşma olasılığından uzaklaşmaktadır. Çünkü var olan çevre din ve dinli yöndedir. Burada ana konu evrimi benimsemekten çok çevreyi benimseme konusudur. Eğer çevre, evrim olgusundan yana eğilim gösteriyorsa çıkarcılar da çıkarları için evrim olgusundan yana gözükebilmektedirler. Evrimden öte sürünün benimsenmesi durumu vardır. Ancak evrimi benimseyerek mal/mülk edinme şansı olmadığından; çıkarcıların evrimi benimsemesi de olanaksızlaşmaktadır. Çünkü para evrimcilerde değil, dinlilerdedir.
Evrim kanıtlansa bile çıkarcıların çıkarları ile çatıştıkça bunu benimsemeleri olanaksızdır. Çünkü bireyci çıkarcıların doğruları çıkar çerçevesinin içindedir. Bireycilerin çıkarlarına uygun her şey doğru, çıkarına uymayan her şey yanlıştır.
Bu yüzden;
Evrimi benimsemek demek, dindeki bilginin yanlış/yalan/uydurma olması demektir.
Evrimi benimsemek demek, tanrının yalan söylemesi demektir.
Evrimi benimsemek demek, dinlerde ki anlatılan tanrının yani öteki yaşamın olmaması demektir.
Konu dönüp dolaşıp ölümden sonraki yaşama geliyor. Evrim bize şunu söylüyor; Evrende sonsuz nesne vardır. Bu nesne vardan yok, yoktan var edilemez. Bu nesne, her süre canlıdır ve her süre değişime uğrar. Bu değişim ortam koşullarının uygun olması halinde çeşitli biçimlere girmektedir. Örneğin yeryuvarlağı milyarlarca -belki daha fazla- gezegen arasında yaşamın olduğu tek gezegendir. Bu gezegen yaşamın oluşması için uygun bir ortam barındırmaktadır. Bu uygun ortam sürdükçe yaşam olacaktır. Bir insan susadığı an nasıl suya yöneliyorsa, yani gereksinim duyduğu bir şeye yöneliyorsa, evrendeki yaşam da gereksinimler doğrultusunda değişimler geçirmektedir. Bu olay, düşünmeyenler için çok şaşırtıcı olsa da olağan bir olaydır.
Evrimin olma olasılığı nedir? Çıkarcıların dillerinde düşmeyen bir soru da bu! Peki, bir tanrın olma ve bu tanrının yoktan bir evren var etme olasılığı nedir? Öldükten sonra dirilmenin, öteki yaşamın olasılığı nedir? Kısacası çıkarcıların çıkarlarının var olma olasılığı her an vardır. Çıkarlara karşı her şeyin olma olasılığı ise yok denecek denli azdır. Az olması da “belki ileride bundan da yarar sağlarız” payıdır sanırım.
Virüsler her an evrim geçirebilmektedirler. Eğer evrim yani gelişerek değişim yoksa bir ilacı her dönem kullanmamız gerekir. Oysa virüs mutasyon geçirdikçe ilaçların da değişmesi gerekir. Siz hiç hastaneye gidip “doktor ben her zaman bu ilacı kullanmak istiyorum” diyebiliyor musunuz? Eğer evim yoksa bunu demeniz gerekir. O an evrimin var olup olmadığını görebilirsiniz. Ancak evrime inanmayıp ben aynı ilacı kullanmak istiyorum derseniz evrimin var olup olmadığınızı ancak mezarda düşünmeniz gerekecektir ki, yaşarken düşünemeyenlerin mezarda düşünme olasılığı yoktur.
Bana bir şeyler söyle, yalanda olsa söyle, yeter ki beynimi uyuştursun! Eğer doğruları bırakıp, çıkarcıları rahatlatacak yalanları söyleseydik en büyük insan biz olurduk. Eğer bilgi, düşünce ve bilimin arkasında koşmayı bırakıp yalan, hırsızlık, mal/mülk peşinde koşaydık yine en büyük insan biz olurduk. Çünkü bilimi, bilgiyi, düşünceyi bırakıp araç değerlerin arkasında koşsaydık biz bir yabancı değil bir dost olarak görünürdük. Çünkü “bu da bizdendir” deyip bizi benimserlerdi. Oysa onların arkasında koşmadıkları bilim, bilgi ve düşünce onlara yabancı oldukları gibi bu olguların arkasında koşanlar da çıkarcılara yabancı gelmektedir.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

HİÇBİR ŞEY YAPMAYARAK NE YAPTIĞINIZIN FARKINDA MISINIZ? 2

Titanik Gemisi ve Buzdağı

Büyük bir gemide olduğumuzu düşünün. Bu gemi gerçekten çok büyük bir gemi… Milyonlarca insan bu gemi ile yolculuk yapıyor. Bu geminin adı Titanik.
Titanik gemisinin en üstünde düşünen insanlar yer alıyor. Onlar gemidekilere göre her şeyi daha önceden görüp daha önceden duyabilmektedirler. Çünkü onlar kalabalığın yalanlarından, sömürüsünden, alçaklığından, ikiyüzlülüğünden, yalanlarından, aldırmazlıklarından bıkmışlardır. Çünkü onların amacı araç değerlere ulaşmak değildir; onlar toplumun mutluluk içinde yaşamasını amaçlamışlardır; çünkü bilinç onlara bunu söylemektedir.
Gemiye yukarıdan bakıldığında aşağıda kargaşadan başka bir şey görülmüyor. Herkes nesneye konmak için para biriktirmekte ve bu uğurda her türlü onursuzluğa da başvurmaktan çekinilmemektedir. Birbirlerini dolandırmaktan hoşlanmakta, altta kalanın canı çıktığında bundan zevk almaktadırlar. Oysa düşünen insan yalnız ve savaşım içerisindedir. Doğanın tüm nesnelerini ele geçirmektense, bu nesnelerin birbirleri ile olan ilişkisini usunda yorumlamakta ve bu eylemden onur ve gurur duymaktadır. Yalnızlık nesnel olarak onu sarsa da, düşünce olarak çoğunluktadır.
Yolculuk sürerken birden geminin en üstünde bulunan düşünen bireyler üşümeye başlıyor. Havanın yavaş yavaş soğuduğunu ve bunu kemiklerine dek işlediklerini duymaktadırlar. Bu bir buz dağının habercisidir. Buz dağına çarpma olasılığı olduğunu gemide bulunanlara söylüyorlar. Ancak kimsenin umurunda değil. Çünkü bu denli büyük bir gemide bu denli çok insanın öleceğine pek de inanmıyorlar. Hep bir ağızdan yukarıdakilere sövüyorlar: yalancılar, alçaklar, dinsizler, imansızlar, Allah belanızı verecek, orada düşüp de geberin, kâfirler diye sövgülerini arka arkaya sıralıyorlar. Oysa yukarıda bulunanların amacı bu gemide bulunanların kurtulmasıdır. Ama aşağıdakiler yalnızca kendi çıkarlarını düşledikleri ve toplumun kurtulması gibi bir düşünceyi taşımadıkları için yukarıda seslenenleri anlayamamakta ve algılayamamaktadırlar.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, bir geminin buz dağına çarpıp da kendilerini öldüreceklerini hiç düşünmezler. Öleler olsa bile bu ölenlerin arasında kendilerinin olmayacağını düşlemektedirler. Çünkü kurdukları düş ile gerçek yaşam arasında bir kopukluk vardır ve düş her süre kişiye daha yakın durmaktadır. Çünkü düş, kişiyi rahatlatmaktadır.
Buz dağı yavaş yavaş yaklaşıyor ve geçen süre içinde kimse kılını kıpırdatmıyor. Çünkü “gemidekiler buna inanmıyorsa ben niye inanayım” demektedirler ve sürüden ayrılmamak için kendi yaşamlarını -bilmeden- tehlikeye atmaktadırlar. Sürüden ayrılmak yalnızlığa düşmek ve sonuç olarak güçsüzleşmek istemeyenler bir buz dağı gibi soğuk ve bir gece gibi karanlık düşleri içerisinde ölüme doğru yol almaktadırlar. Yukarıya bakıp da söylenenlere kulak asan az kişi olsa da milyonlarcası bu durumu görmezden gelmektedir. Çünkü eğlence ve sıkıntısız bir yaşam sürerken, düş kırıklığı yaşayacakları bir duruma düşmek istemezler.
Sonunda buz dağı geminin önüne çıkar ve gemi bu buz dağına çarpar. Herkes tedirginlik içinde oraya buraya koşar. Bir şeyler yapmaya ve kendi yaşamlarını kurtarmaya çalışırlar. Oysa geminin en üstünde bulunanlar bunu görmüştü ve bu süre içerisinde hiç biri bir şey yapmamıştı. Ancak bundan sonra yapacak pek de bir şey yoktu. Gemidekiler kim olursa olsun ölecektir.
Yurdumuzda buna benzer birçok olay gerçekleşmektedir. Örneğin son birkaç ay içerisinde insanların başları kesilmiş, aile üyeleri oğullarının eli ile kurşuna dizilmiş, trafik kazasında bir günde birkaç aile yok olmuş, bir düğünde 37 kişi birden taranarak öldürülmüştür. Bu ölenler başkaları ölürken hiç sesini çıkarmamışlardır. Örneğin devlet kendi eli ile halka silah satıyor. Haber şöyle: Makine Kimya Endüstrisi Kurumu halka taksitle silah satacak. Ekmeğe muhtaç bir halka kurumlar silah satıyor. Halk da bu durumdan faydalanıyor ve bu silahları 10 ay içinde tüketiyor. Demek ki bunu halk istiyor. Oysa bu silahlardan çıkan kurşunlar kendilerini öldürecektir. Yakınları öldüğünde avaz avaz bağıranların hayvani çığlığı karşısında artık ben de acı çekmemeye başladım.
İnsanlar bir arada yaşamasaydı herkes her türlü pisliği, kötülüğü, olumsuzluğu yapmada bir sakınca görülmezdi. Bu durumda kimseye bir şey olmazdı; olan kişinin kendisine olurdu. Ancak konuşma ve araç yapma yeteneğine sahip bir hayvan olan insan, bunca birikimi (uygarlığı, tekniği) bir arada yaşayarak edinmiştir. İnsanoğlu bir arada yaşamak zorundadır; çünkü bir arada yaşamasaydı bugün biz olmazdık. Bir arada yaşadığımızdan bir başkasının hatası tüm toplumu etkilemektedir. Örneğin bir kamyon şoförü yolculuğa çıkmadan önce alkol aldı. Sarhoş sürücü yolda hız yaptı ve hatalı solama sonucu yedi kişilik bir aileyi yok etti. Bir kişinin hatası yedi kişinin yaşamına yol açtı. Kuşkusuz burada suç alkolde değil bilinçsiz bireycidedir.
Acı, korku, kaygı duymayanların beyinlerinde “birlikte mutluluk içinde yaşayan toplum” düşüncesi de olamaz. Toplum yoksa kargaşa var, acı var; duymak isteyenlere kuşkusuz.

04 Temmuz 2009 Cumartesi

HİÇBİR ŞEY YAPMAYARAK NE YAPTIĞINIZIN FARKINDA MISINIZ?

Bugün bir kaza oldu: trafik kazası. Sonuç, beş ölü çokça da yaralı! Yaralı kurtulanlar avaz avaz bağırıyor; çünkü ölenler yaralıların yakın akrabaları.
Bundan on yıl önce Gölcük depremi yaşandı. Binlerce insan öldü.
Peki, bunca olaylar olurken insanoğlu bu olaylar karşısında nasıl bir duruş takınmaktadır?
Depremler için “fuhuş yaptılar, depremler o yüzden oldu” dediler. Oysa bunu diyenlerin yakınları o depremde ölmemişlerdi. Bunun tersi de olabilirdi; yani ölenler de deprem için böyle diyebilirlerdi.
Deprem, trafik kazaları bütün bunlar yığınlar için olağan olaylardır. Yani eğer bireycilerin oluşturduğu karmaşa düzeninde yaşıyorsanız, ölmek ya da parçalanarak ölmek olağandır. Çünkü sistemin çalışması için bu olaylar olmalı ve bu olaylar karşısında ne feryat edilmeli ne de düzelmesi için çaba harcanmalıdır. Çünkü bu olayları Tanrı istemiştir. Tanrı birilerini sınava tutmuştur ve bu sınavda birileri kazanırken birileri kaybetmektedir.
Tanrı, yeri ve göğü ve de bütün canlıları (trilyonlarca gezegen içinde dünyayı sanırım saniyenin altı milyonda biri sürede ) yaratıyor. Sonra bu yarattığı canlılara çeşitli özellikler veriyor. Örneğin insanı tanrı yaratıyor ve çeşitli özelliklerle donatıyor ve sonra sınava tutuyor. Tasarladıkları tanrı değil ama bu tanrıyı tasarlayan yığınlar, sanırım bu işi gırgıra alıyor. Yaşamı gırgıra alanların yaşanan acılar karşısında bu denli tutarsız, bu denli sorumsuz davranmaları da sanırım çok doğal.
Hadi bir tanrı tasarladın; bari yaptığın olumsuzlukları tanrıya yükleme. Ama yüz yok. Çıkar için her türlü oyun mubah.
Yığınlar aşağılılıklarını örtmek için edindikleri nesneleri, araç değerleri yaşamın önemli bir yerine oturtmak, kendi haklılıklarını sağlamak ve tasarladıkları öteki yaşamı kaybetmemek için birbirleriyle ortak çıkar alanı kurarlar. Birbirlerinin yalanlarını hoş görür ve birbirlerini sevmedikleri halde sever görünürler. Öteki yaşamı “var edecek” tüm davranışlar mubahtır. Yeter ki kişi yabancılaşıp (düşünüp) ters yola sapmasın. Ters yola sapan insan yani öteki yaşamı ve birlikteliğinde din/tanrı olayını yok sayan biri ne denli dürüst olursa olsun, ne denli doğru olursa olsun, ne denli toplumcu olursa olsun o insan kötü insandır ve yok edilmesi gerekmektedir. Hırsızlık yap, adam öldür, insanları sömür pek de önemi yoktur. Ama bunları yapmayıp da öteki yaşamı yok sayarsan seni affetmezler, peşini bırakmazlar, gördükleri yerde yok ederler. Nasıl olsa bu yaşam bir sınavdır; hırsızlık da olacak, tecavüz de, sömürü de, adam öldürme de, trafik kazaları da, depremler de… Bunlar olmazsa tanrı sınavını nasıl gerçekleştirecektir. Yani bunlara göre birileri ölmedikçe, acı çekmedikçe tanrı rahat etmemektedir. Tanrıyı da kendileri gibi düşlediklerinden, kendileri ne düşlüyorsa tanrının da öyle düşlediğini sanmaktadırlar.
Kısacası dinli ol ve her türlü olumsuzluğu yap, kimse sana karışmaz. Ama düşündün mü, en iyi, en dürüst kişi sen olsan da en tehlikeli insan sensin. Cebinde sığara taşı kimse sana bir şey demez; ama cebinde kitap taşırsan sana her türlü hakareti yapar, her türlü olumsuzluğa sürükleyebilirler.
Toplum birbirini seven ve her türlü araç değerlerden ve kimlikten arınmış bireylerin oluşturduğu canlı bir yaşam olgusudur. Oysa toplulukta yarış vardır, rekabet vardır. Ortaya bir şey koyarlar ve bunu ancak bir kişi alacak diye oyun onlarlar. Bu oyunda bir kaçı dışında ötekileri kaybeder. Kaybeden de kaybetmeyen de bu oyundan hoşnuttur. Çünkü kafalarına başka oyun yoktur. Çünkü kafalarıdır bu oyunu yaratan. Birbirlerini araç değerler uğruna öldürür, sömürür, acıya boğarlar ve bu oyundan hepsi de memnundurlar. Neden memnun olmasınlar ki; bir gün onlar da araç değerleri ele geçirebileceklerdir ve o gün geldiğinde onlar da kendi gibilerini sömürecek, yok edecek ve acıya boğacaklardır. Çünkü memnun olmanın tek koşulu başkalarını acıya boğmaktır. Acıdan haz alan bu topluluklar bu oyunu kendilerinin değil, tanrının oynattığına kendilerini inandırmışlardır. Çünkü haz merkezi olan güdü bilinçsizce davrandığından, bu bireyciler kendi yaptıklarını algılayamamaktadırlar. Kendi yaptıkları olumsuzlukları algılamadıkları için hiçbir süre bu olumsuzlukların yok edileceklerini düşünmezler. Çünkü bireycilerin kafasındaki hazın yerini -yaşadıkları sürece- bilinç alamayacaktır.
Çıkarcı yığınlar, bilinçsizce yaptıkları eylemler karşısında kendilerini de alçak görürler. Kendilerinin toplumsal yaşamda bir görev üslenmediklerini, tam tersine sanki kendilerini başkaları yönlendirdiklerini sanırlar. Oysa onları yönlendiren güdülerdir ve kişi bunun ayrıtında değildir.
Deprem olur kendilerine pay çıkarmazlar, trafik kazası olur sanki hiç başlarına gelmeyecekmiş gibi yaşarlar. Oysa bütün bu olumsuzlukların kaynağı kendileridir ve tanrı dedikleri de ayırtına varamadıkları güdülerdir. Bilinç yeterince oluşmadığı için bilincin yerini alan güdüler kişiyi aşağılatır ve kişi kendini araç değerlere yönlendirir. Araç değerlerin bir ölçütü olmadığı için sinirlenir, öfkelenir, kinlenir ve sonuçta her şeyi yok ederek, kendini var etme çabasına girerler. Biyolojik alt yapı kişiye başka kapı açamaz. Çünkü biyolojik altyapının bir kaderi vardır: genler.
Genler, kişinin öz benliğidir. Üzerine ne denli toplumsal öğeler yüklense de genlerin özü değişmez. Genler kişinin boş benliğidir. Benliğin boş olması değiştirilir anlamına gelmemektedir. Kişi doğduğu anda ne ise öldüğü anda da odur. Biçimsel değişiklikler olabilir ancak öz değişiklilik olamaz. Çünkü öz değişiklilik demek, kişinin kendisini çıkarıp yerine başkasını koymak demektir.
Yığınların, olumsuzluklar (deprem, sel trafik kazalar, vb.) karşısında tek düşledikleri şey bu olaylarla karşı karşıya gelmemeleri düşüdür. Birbirini seven ve birbirlerinin acısını duyan toplum henüz oluşmadığından, bireyciler için bu olumsuzluklar ancak kendi başlarına gelirse önemli ve önceliklidir. Bir başkasının acısını ve kaygısını duymadıkları için bu olumsuzluklarla karşılaşmadıkları sürece bu olumsuzlukların kendileri için bir anlamı yoktur.
İnsanoğlu insanlaşma sürecini sürdürmektedir; yani evrim sürmektedir. İnsanlaşmanın temel koşulu olan bir arada yaşamak olgusu bireyciler için bireyci çıkar alanına giriyorsa önemlidir. Bireyci çıkar yoksa birlikte yaşamanın da bir anlamı yoktur. Bir dönemler insansı topluluklar, boylar/klanlar halinde yaşardı. Birlikte avcılık/toplayıcılık yapar birlikte yerledir. Sonra bu topluluklar dağıldı ve günümüzde çekirdek aile bu görevi üstlendi. Bugün bu aile birlikte çalışıp birlikte ortaklaşa paylaşımlarını sürdürmektedirler. Aile içinde bir komünizm vardır. Bu aile kavramı da son yüzyılda yok olmaya yüz tutmaktadır. Bundan sonraki adım melezleşmedir ve yüz binlerce yıl sonra bu melezleşmenin yarattığı toplum, bireylerin yaşamına girecektir. Aile nasıl birbirine tutunarak yaşıyorsa yüz binlerce yıl sonra oluşacak olan toplum da birbirine tutunarak yaşayacaktır. Toplum bir aile olacaktır ve paylaşım bugün aile içinde nasılsa toplum içinde de aynı olacaktır.
Oysa topluluklar, var olan olumsuzluklardan asla kendilerine pay çıkarmazlar. Olayların nedeni olarak kafalarında kendileri dışında herkesi suçlu görebilirler. Kişi kendi eksikliklerini ve olumsuzluklarını görmemek için şiddetli bir şizofrenik duruma geçer. Kendi yanlışlıkları ve olumsuzluklarının üzerine çamur örterler ve sürekli yalan üretirler.
Yalan ile yaşayanlara doğruyu anlatamazsınız. Çünkü yalan kişinin doğrusu olmuştur. Doğru, kişinin olumsuzluklarını açığa çıkarır ve kişiyi sıkıntıya sokar. O yüzden yalan her süre kişiye tatlı gelir.
Yığınlar yaşamlarını eğlenceyle geçirirler. Mutsuz oldukları için eğlenceye yönelenler ve olumsuzlukları gidermek için hiçbir çaba harcamazlar. Ancak başlarına gelirse dizlerini döver, bağırır çağırırlar. Oysa yıllarca bu olumsuzlukları dillendiren kişilerin arkasından gitmemiş ve olumlu yönde hiçbir çaba harcamamışlardır. Bu yüzden depremlerde, trafik kazalarında, vb. olaylarda başlarına gelen olumsuzluklar yığınlar için olağan şeylerdir. Çünkü bu kaza ve olumsuzlukları en aza indirmek için hiçbir çaba harcamamışlardır. Hiçbir şey yaparak kendi kendilerini tüketmişlerdir ve tüketmektedirler.

29 Haziran 2009 Pazartesi

SAVAŞ AŞKI OLMAYANIN BARIŞTA YAŞAMA ŞANSI YOKTUR

Sen doğdun
bilmediğin bir yaşama gözlerini açtın
ağır bir koku var dışarıda
ve sen bu çürümüşlük içinde
iki yol seçeceksin: barış ve savaş.



Bir insan aynaya baktığında ayna kırılır. Kırılan kısımlar bizi kötü gösteren kısımlardır. Aynada olumsuzluklarımızı görmek istemeyiz. Kötü ya da olumsuzluk bizim için yok oluş demektir. Çünkü olumsuzluk varsa arkadaşların yoktur, olumsuzluk varsa kız/erkek arkadaşın da yoktur, olumsuzluk varsa genlerini bir sonraki kuşağa aktarma olasılığın da pek yoktur. O zaman ne gerekiyor: yalanda olsa bana güzel şeyler söyle; düş/hayal.
Peki, çok güzelsin, aynada gerçekten de güzel gözüküyorsun. Biçim olarak güzelsin yani. O an her yerini aynayla donatırsın. Çünkü sana kendin değil bir başkası, ayna güzelsin demeli. Oysa aynadaki güzellik geçicidir ve geçici olan her şey güzel değildir. Peki, güzel olan nedir?
Sen aynada kötüsün, ama ayna kırılmıyor. Yani olumsuzluklar aynada gözükmüyor. İşte burada devreye öz giriyor. Güzel olan öz’dür. Çünkü öz sonsuzdur. Öz’ü olmayanlar özürlüdür. Özürlüler her süre dayanacak bir bastona gereksinim duyarlar. Çünkü bastonsuz ayakta durmak olanaksızdır. Bu bastona uzaktan bakanlar şöyle der: Bu sürü de neyin nesi. Burada baston sürüdür.
Peki, öz güzel ise, güzel insan kime denir?
Yığınlar ellerinden olmadan; yakar, yıkar, terör estirir. Aşağılıklarını öretmek için nesnelere yönelirler. Çünkü öz onlarda değildir ve öz’ü olmayanlar doğruları göremezler. Doğruları göremeyenler gözlük takar. Para, mülkiyet, çıkar gözlüklerini takmadan dışarıya çıkamazlar. Bazen gözlük de yetmez, öyle çirkin olurlar ki her an maskeyle gezmek isterler. Ama yok olacaklarını henüz bilmiyorlar ve yıkıp yakmayı sürdürüyorlar.
Yığınların ağzında barış sözcüğü düşmez. Çünkü onlar çıkarı; yalanın, sömürünün, kinin barışından söz eder. İki hısızdan barış isterler. Kendileri de hırsız olduklarından kolayca birbirleriyle anlaşırlar. Taktıkları gözlük onların çıkarlarını görmesinden başka bir işe yaramaz. Bir de bu gözlükler ancak kendilerini görebiliyor, başkasının gözlüğünden habersizdirler.
Yığınlar beyinlerinin uyuşmasını ister. Daha çok uyuşmalı ki beyin aynada var olan olumsuzluklar gözükmesin. Kendilerine evler alırlar, birbirlerinde uzaklaşmak ve nesnelerle yaşamak için. Birbirlerini sevmedikleri halde evlenirler, tek çıkarları soylarını sürdürmektir. Eğer ki kısır olsalar, kimse kimsenin yüzüne bakmadığı gibi birbirlerini de araç değerler uğruna yok ederler.
Yığınlar tek kalarak yalnızlıklarını nesnelerle gidermeye çalışırlar. Kuşkusuz bu onların ellerinde olan bir şey değildir. Doğruyu algılayıp ta doğrudan kaçan kime yoktur. Çünkü bilinç doğruya yönelmese, kendi kendini yok eder.
Barış için savaşım (düşünsel savaş) gerekir. Savaşmayanlar kendi kendilerini yok ederler. Yok olduklarını bilmeden nesne içinde erir giderler.
Barış için savaş (düşünsel savaş) demeyenlerin bilimden, düşünceden, paylaşımdan söz etmeleri gereksizdir.
Ayna öz’ü göstermez. Öz’ü kişinin düşünme eylemi gösterir. Barış ve savaş öz meydanında savaşmadıkça kimse kendine insanım diyemez. Maske ile gözlük ile baston ile yaşayarak insan olunamaz. Aynaların hepsi kırılmadıkça, olumsuzlukların üzerleri açılmadıkça, sonsuz savaşıma girilmedikçe barış o-la-maz. Barış, evrimde bir başlangıç, savaş ise beyinlerde bir eylem olacak ve insanoğlu -günü geldiğinde- savaş ve barıştan söz etmeyecektir.

24 Haziran 2009 Çarşamba

DÜŞÜNCENİN ve DÜŞÜNMENİN KAYNAĞI

Özgürlük düşünmektir! Peki, Düşünmek nedir? Kimler düşünür, kimler düşünemez? Düşüncenin ve düşünmenin kaynağı nedir, nerededir?
Kedi, kedi doğar kedi ölür. Aslan, aslan doğar aslan ölür. Düşünen insan da böyledir. Yani düşünme genetiktir. Eğitim süreci sonunda kişinin, düşüce ile tanışması ile birlikte eylem başlar. Genetik olarak düşünemeyenin sonradan düşünmesi –genlerle oynamadıktan sonra- olanaksızdır. Bize bunu biyoloji bilimi söylemektedir. Tersini söyleyenin bunu kanıtlaması gerekir.
Düşünmek bir süreçtir. Bu süreç embriyodan başlar ölene dek sürer. Düşünmenin özünde değişim vardır. Değişimin özünde ise doğrunun tekliği vardır. Düşünmek değişerek çoğalır; tek ve doğru olarak sonsuzlaşır.
Düşünmek insanın doğruya yönelmesi ve onu özümsemesi demektir. İtici bir güç vardır ve bunun kaynağı algıda yatmaktadır. Her yanlış, düşünen bireyde acı ve korku yaratır. Acı ve korkuyu algılayan düşünen birey, araştırmaya ve sorgulamaya yönelir. Bu yönelmenin sonunda birey doğruya ulaşmak ister. Doğruya yani gerçeğe ulaşmak; algıya, acıya ve sorgulamaya bağlıdır. Bu bir süreçtir ve özünde değişim ve doğrunun tekliği yatmaktadır.
Acı ve korku düşünen bireyde sıkıntı yaratır ve bunların ortadan kalkması gerekir. Düşünemeyenler bu sıkıntıların asla yok olmayacağını düşlerler. Çünkü bu sıkıntıların kaynağı kendileridir. Oysa düşünen birey bu sıkıntıları kolayca aşabilir. Çünkü doğruya/gerçeğe ulaşacak bir sinirsel yapıyı bedeninde taşımaktadır.
Düşünen birey yaşamını topluma adar. Toplum, onun bir çocuğu gibidir. Kendi çocuğu gibi onun acı çekmemesini, gönençli yaşamasını ve aydınlanmasını ister. Nasıl kardeşler birbirini seviyorsa toplumun da birbirini sevmesini ister. Ancak bilinen bir gerçek var ki bu durum evrimsel süreçte olanaksız bir durumdur. İlkel beyin henüz bu durumu algılayacak konumda değildir. Aile kavramının dışına çıkamamış ve çıkar alanından başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen bireycilerden toplum oluşması olanaksızdır ve bunu ancak düşünen birey görebilir.
Düşünen birey savaş ister. Acı ve korkuyu yenmek ve barışa kavuşmak için savaşım gerekir. Ancak bu savaşım yok etmekten öte var etmek anlamı taşımaktadır. Düşünsel bir savaştır söz konusu olan.
Çoğu kişi ben de düşünüyorum der. “Ne düşünüyorsun deyince; uyumayı düşünüyorum, yemek yemeyi düşünüyorum, para kazanmayı düşünüyorum” der. Oysa düşünmek asla bu değildir. Düşünmek çok başka bir şeydir. Düşünmeyi ancak düşünen insan algılayabilir; çünkü düşünmek eylemin kendisidir. Düşünme eyleminde bulunmayanların düşünceyi algılaması olanaksızdır. Onun içindir ki düşünemeyenler düşünen insanı asla anlamaz.
Düşünen insan en başta usludur (akıllıdır); kurnaz değildir. Kurnazlık, uslulukla karıştırılmamalıdır. Kurnaz kişi düşünemeyen çıkarcı kişidir. Çünkü uslu ve düşünen insan doğru olandan yanadır. Oysa kurnaz kişi yanlış da olsa kendi çıkarlarından yanadır ve bu çıkarlar asla toplumsal çıkarlar değildir. Uslu insan dürüst kişidir. Dürüst olmayan kişinin usu olmaz. Uslu olmayan biri yanlışlarla, yalanlarla yaşamaya çalışan biridir.
Düşünen insan yaşamda bulunan olumsuzlukların ancak düşünen insanla çözülebileceğine inanır. Kötülüğün kaynağının düşünmeyenler olduğunu bilir. Düşünen insan; doğadan, sevgiden, üretimden, paylaşımdan, toplumun çıkarlarından yanadır.
Düşüncenin kaynağı uslu olan insandır. İnsan düşünerek doğar, düşünerek ölür. En azından böyle bir gücü taşımaktadır. Uslu insan yaşamını düşünceye adamış kişidir. Uslu olmayanlar yaşamını yalanlara, çıkarlara ve kendi kendini kandırmaya adamıştır.
İnsanoğlu için düşünmek bir süreçtir. Bu süreç evrimsel süreçtir. Evrimsel süreç içinde insanoğlu değişime uğrayarak düşünen insan konumuna erişecektir.

18 Haziran 2009 Perşembe

BİR SURE İNDİRDİM / SENİN GİBİ TANRI OLMAZ OLSUN

Bakara 189; Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.
Böyle yüzlerce ayet bulunmaktadır. Allah’tan korkun. Allah’tan korkun ki birileri varsıl olsun ve yoksulların üzerinden eğlenceli yaşasın. Peki nelerden korkacağız:
İbrahim 16; Cehennem vardır, orada kendisine irinli su içirilecektir.

Cehennemin kaynar suları ateşleri vb. korku unsurları kuranda bolca var. Peki, kim korkuyor, hiç kimse. Yalan, hırsızlık, sömürü, eşitsizlik, yağma, adam öldürme, ırza geçme, rüşvet, vb. nice olay olurken kimsenin usuna korku gelmiyor. Çünkü kimse korkmuyor. Herkes kendisinin değil başkasının korkmasını istiyor. Aslında bu korku bilinçsel bir korkudan öte, geri çekilme, tedirgin olma, elin kolun bağlanması, kişinin kıpırdayamaz hale gelmesi anlamı taşımaktadır. Korkan kişi ne bu insan dışı olayları uygular ne de tedirgin olup eli kolu oynamaz hale gelir. Korkan kişi olumsuzlukları çözmek için çalışır. Korku, bilinçli bireyin insani bir özelliğidir; düşünemeyen insansıların kokuları yoktur, tedirginlikleri vardır; bu tedirginlikler sahip olma dürtüsünün tetiklediği, kaybetme tedirginliğidir. Çinli bir filozofun dediği gibi; pek de bir şeyi olmayanın kaybedecek bir şeyi yoktur. Oysa insanoğlu köylerde yaşarken pek de bir şeyi yoktu ve kaybedeceği bir şey olmadığı için olumsuzluklara az da olsa karşı çıkabiliyordu (bilinçli olmasa da). Oysa onları kentlere göç etmeye zorladılar. Göç ettirmekle kalmayıp sen de bir şeylere sahip olabilirsin dediler. Kişinin usunda sahip olma dürtüsünü kaşıdılar. Yıllardır var olan yoksulluk ve ezilmişliği sahip olma ile yok edeceklerini düşündüklerinden evet ben de bir şeylere sahip olabilirim dediler ve bu çarkın içine düştüler. Sonra bir baktılar ki herkes bir şeye sahip; ev, araba, yazlık, telefon, vb.
Peki, bunca olumsuzluk, bunca aşağılanma, bunca namussuzluk karşısında ne yaptılar; hiçbir şey. Çünkü artık bir şeylere sahiptiler ve onu bırakamazlardı. Bilinçsizlik kişiyi araç değerlere tutsak yapmıştı. Düşünemeyenler her süre nesneye tutsak yaşayacaklardır.
Asya'da uygulanan ilginç bir maymun yakalama yöntemi vardır. Önce bir Hindistan cevizi alınır, tepesine maymunun elinin sığacağı bir delik açılır. Deliğin içine bir muz koyulur. Maymun delikten içeri elini sokar, avucuna muzu alır ancak elini yumruk biçiminde sıktığı için Hindistan cevizinin içinden elini çıkaramaz. Elini çıkarmanın bir yolu vardır, avucundaki muzu bırakıp elini çekmek, ama maymun bırakmaz, yumruk şeklindeki elini çektikçe canı yanar, canı yandıkça sinirlenir yumruğu daha çok sıkar.
Yığınlar araç değerleri öyle sıkı tutmuştur ki, bırakıp ta özgür olmak uslarına gelmez. Oysa özgürlüğün ne olduğunu bilmedikleri gibi, sahip olmayı özgürlük sananlar da var. Oysa bilinçsizlik kişiyi nesneye itmekte ve nesne de kişiyi yok etmektedir. Bilinç olmadığı için yok olduğunun ayırtına varamaz kişi. Nasıl karda donan biri uyuduğunu sanıp ta öleceği aklına gelmiyorsa, düşünemeyenlerin araç değerler içinde özgürleştiklerini sanıp, ölecekleri uslarına gelmemektedir.
Korkan insan önce sorgulamaya sonra bilgilenmeye ve daha sonra bilinçlenmeye yönelir. İnsani bir davranış olan bu durum kişi için bir onurdur. Oysa düşünemeyenler araç değerlere yönelmeyenleri korkaklıkla suçlayıp, korkmayı insan dışı bir olgu olarak göstermeye çalışırlar. Korkmak, düşünemeyenler için aşağılanmaktır. Çünkü araç değerlerin önündeki bir engeldir korku. Çünkü korkunun sonunda büyük bir cesaret vardır ve bu bilincin açığa çıkması ve kişinin doğru olana toplumsala yönelmesi demektir.
Korkmayanlar her süre öfkelenirler. Öfke unsuru din ile birlikte gelmemiştir. Öfke, düşüncesizlik ile isteklerin buluştuğu noktada bir şiddet-tehdit aracıdır. Bu tehdit bilgisizliğin-çaresizliğin-güçsüzlüğün bulunduğu her yerde kendini göstermektedir. Dinler de bu tehdidi çok iyi kullanmışlardır.
Düşünemeyenler ölüm karşısında çaresizdirler. Çaresizliği dinle/yalanla/düşle yatıştırmaya çalışır ve böylelikle teselli bulurlar. Bir cennet yaratıp ölüme çare bulduklarına sanırlar. Olmadığını bile bile kendilerini kandırırlar. Çünkü yok olmak gibi ürkütücü bir şey yoktur. Yok, olmak bütün isteklerin-hazların ve de araç değerlerin sonu demektir.
Aslında şöyle bir öykü düşlersek kanımca gerçekler daha iyi ortaya çıkacaktır:
Bir gün bir kasabada ticaret yapan insanların rüyalarına Tanrı girer ve der ki: “Ey aziz kullarım yarın şu kahvede toplanın. Size anlatacaklarım var.” Namazında niyazında olan bu kişiler sabah kalktıklarında rüyalarında Tanrıyı görmenin sevinci ile kahvenin yolunu tutarlar. Kahvede az sonra bir yüz belirir. Herkes irkilir. Tanır “hoş geldiniz” der ve sürdürür konuşmasını: “Ey aziz kullarım yıllarca benim için oruç tutup namaz kıldınız. Dinin bütün gereklerini yerine getirdiniz. Ancak size kötü bir haberim var. Öldükten sonra sizi bir daha diriltemeyeceğim. Çünkü artık gücüm tükendi.”
Herkes yeniden irkilir. Bir tanrı bunları nasıl söyleyebilir. Aralarından biri çıkar ve şöyle der: “Ey ulu tanrım bizi senin için yıllarca oruç tutuk, namaz kıldık. Aç kaldık, susuz kaldık yine de dinin gereklerini yerine getirdik. Şimdi sen çıkmış “sizi öldükten sonra diriltemeyeceğim” diyorsun. Böyle bir şey olur mu? Sen ne biçim tanrısın, bizi diriltemiyorsun. Var deyince var eden, yok deyince yok eden bir tanrı nasıl olura da bizi diriltemez. Hay senin gibi tanrı olmaz olsun. Bizi diriltemeyeceksen boşuna niye bu kadar bizi oyaladın. Bilseydik kendimize başka bir tanrı bulurduk.”
Tanrılara inandıklarını söyleyenler aslında değişmemezliğe, yani kurulan düşlerin yok olmamasına inanırlar. Değişen her olgu beyinde hasar yaratır. Çünkü biyolojik olarak beyinlerini uyuşturanlar, değişimi de beyinlerinde uyuşturmuşlarıdır; bunu da araç değerler için birbirleriyle yarışarak yaparlar.
Son olarak bu uyuşuklara bir sure sunuyorum; bu da benden olsun.
Yunus 38- "Onu o (peygamber) uydurdu" mu diyorlar? De ki; "Haydi siz de onun gibi bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onu da yardıma çağırın. Eğer sözünüzde sadık iseniz (bunu yapın).
Bakara 23- Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.)
Yukarıdaki ayetlere hitaben bir sure indiriyorum;
Ey Müslümanlar sizlere bir sure de ben sunuyorum. (Düşünce ayeti)
(Düşünce 1-16) Ey inananlar; sizler bilgisizlikten ve düşüncesizlikten dolayı güçsüz ve çaresizsiniz. Bunun içindir ki herkes sizi sömürüyor ve sizin emeğinizle zengin-mutlu oluyor. Siz de onların yerinde olmak istiyorsunuz. Çıkarlarınız ile doğrular arasında seçim yapmanız gerekirse her zaman doğru olanı seçin. Çıkarları seçerseniz onursuz olursunuz. Eğer ki doğrudan-düşünceden yana olursanız onurunuzla yaşarsınız. Şunu da bilin ki kendinizden başkasını düşman görmeyin. Kim düşman ararsa kendi onursuzluğunu seçmiş sayar. Bilgilenin ve düşünün; doğruya ancak böyle varabilir ve onurunuzu böylece kurtarmış olursunuz. Eğer ki düşünmez ve bilgilenmezseniz her zaman güçsüz ve çaresiz kalacaksınız. O zaman saldırı ve şiddete başvuracaksınız. Saldırı ve şiddet insana yakışmayan davranışlardır. Sakın bunlardan olmayın. Ayrıca kendinizden başkasını da büyük görmeyin. Güçlünün adaletini değil insanlığın eşitliğini savunun. “Değişim”den başka bir şeye de inanmayın.

13 Haziran 2009 Cumartesi

İNSANA İNANMAK

İnsanın insan olma serüveni yeryuvarımızın yaşına oranla çok yenidir. Dünyanın yaşını bir yıla oranladığımızda insan, Aralık ayının son günü, yani 31 Aralık saat 21.00’da varlığını duyurmaktadır. Bu kısa sürede insanoğlu büyük adımlar attı. Bugün birçok hastalık tarihe karışmış durumdadır ve milyarlarca inançlı insan tanrıdan değil, insan yapımı ilaç ve gereçlerle tedavi olmaktadır. İnsan usu her şeyin üzerindedir. Ustan başka üstün görülen her şey yalandır, kandırmadır; kendi kendini alçaltmadır.
Düşünemeyenler kendini her süre alçak görür. Bu yüzden düşünemeyenler kendilerini araç değerlerle ölçmeye kalkarlar. Ne denli çok “araç değer”ler elde etmiş ise kendini o denli büyük; ne denli az “araç değer” elde etmiş ise kendini o denli küçük görmektedir düşünemeyenler. Düşünememenin verdiği aşağılık duyusu, kişinin araç değerlere yönelmesini sağlamakta ve böylece kişi, kendi aşağılılığını araç değerlerle örtmeye çalışmaktadır.
Düşünebilen insan, bilinç iyesi olduğu ve bilgiyi elde edebildiği an insanlaşma sürecine girmiş demektir. Oysa düşünemeyenlerin ve bilinç yetisine iye olmayanların böyle bir şansı olmadığından, kişinin, aşağılık duygusundan kendini kurtarması da olanaklı olamamaktadır. Bu doğal süreçte bu olguların gizi, doğanın insana sunduğu gizlerde yatmaktadır.
Düşünme giziline (potansiyeline) iye olan biri, bilinç yetisine de iye olan biridir. Ancak bilincin dışa vurumunu sağlayacak düşünme eylemi ve bilgi donanımı çocuk yaşta gerçekleşemeyince kişi, bulunduğu çevre içerisinde kendini eksik ve yalnız duyabilmektedir. Kişi, bilgi ile donandıkça ve düşünme yetisi geliştikçe, var olan bilinç de kendini dışa vurmakta ve bilincin dışa vurumu ile kişi aşağılık duygusundan kurtulmaktadır ve düşünen bir birey olmaktadır.
Düşünemeyenler aşağılık duyusuna kapıldıklarında, bunun çözümünü kendilerinde değil, dış etkenlerde aramaktadırlar. Örneğin araç değerleri elde edince bu aşağılık duygusundan kendilerini kurtaracaklarını sanırlar. Oysa hiçbir süre bu aşağılık duygusundan kurtulamayacaklardır. Oysa düşünebilen insan bulunduğu çevreden ötürü ve bilgi eksikliğinden dolayı duyduğu eksiklik ve yalnızlığı dışarıda değil kendinde arar.
Düşünemeyenler doğa dışı olgulara yakınlık duyar. Yalan, gizem, büyü, tılsım, mucize, vb. olgular düşünemeyenlerde bir tatmin yaratmaktadırlar. Elde olmadan kapıldıkları bu doğa dışı olgular, düşünemeyenler için bir yaşam kaynağıdır. Düşünememek demek evreni, doğayı, kendisini algılayamayan, düş ile gerçeği ayıramayan kişi demektir. Düş ile gerçeği ayıramayanların topluma her süre zararı olacaktır. Çünkü toplum düş ile değil, gerçeklerle ancak yaşatılabilir.
Neden düşünemeyenler toplum için zararlıdır?
Düşünmeyenlerin tek amacı kendi bireysel çıkarlarıdır. Us’unda toplum diye bir olgu oluşmadığı için, toplumu yok sayan düşünemeyen çıkarcılar, toplumsal her olguya kaşı çıkmaktadırlar. Toplum için doğru olan, düşünemeyenler için yanlıştır. Bireysel yarar ve çıkar içinde olan düşünemeyenler, her süre toplumu yok etmek isterler. Çünkü toplumda eşitlik vardır ve eşitlik bireyci çıkarcılar için bir yok olma kaynağıdır.
Dünyadaki olumsuzlukların kaynağı nedir?
Düşüncenin, bilimin, sanatın, ekonominin, üretimin kaynağı nedir?
Bu sorulara yanıt verdiğimizde birçok kişi bu yanıtlara karşı çıkacaktır.
Oysa karşı çıkanların, karşı çıktığı olgu kendileridir.
Dinler nasıl ortaya çıktı? Dinler olmasaydı ne olurdu?
Dinler olmasaydı ne olurdu sorusuna yanıt yoktur. Geçmiş dönemde gerçekleşen olaylar, olmak zorunda olduğu için olmuştur. Kaynağın/doğanın gücü bununla sınırlıdır.
Dinler var olmuştur; var olmak zorunda olduğu için var olmuştur. Evrimsel süreçte olması gerekenler olacaktır ve bunun tek tetikleyici gücü vardır, o da doğanın kendisidir. Doğanın kendisinden başka güç yoktur. Var eden güç doğadır. “İnsan bunu değiştirir” diyenler çıkacaktır. Oysa insanın kendisi de doğadır. İnsanın her eylemi doğanın kendi eylemidir.
Birileri diyor ki: Bozuk ekonomiyi düzeltirsek olumsuzlukların önüne geçmiş oluruz. Bozuk ekonomiyi kim yarattı dersek: bir ses çıkmayacaktır. Ekonominin sağlıklı işleyişini gerçekleştirecek olan güç doğanın yarattığı insan gücüdür. İnsanın düşünmesi ile orantılı olacaktır ekonominin sağlıklı işleyişi. Ne denli düşünüyorsa o denli mutlu olacaktır insanoğlu.
Nasıl ki dinler olmak zorundadır, insanoğlunun yaşadığı olumsuzluklar da –bu süreçte- olmak zorundadır. İnsanın bilinçlenme süreci bunu göstermektedir. Bilinci doğa dışında hiçbir güç yaratamayacağından insanoğlunun –bilinçsizlikten ötürü- yaşadığı olumsuzluklarda devam edecektir. Ta ki insanoğlunun bilinçlenme süreci tamamlanana dek. “Eğitimle biz bunu gerçekleştiririz” diyecektir birileri. Oysa eğitim ile bilincin oluşmayacağını bilmeyenlerdir bu kişiler. Bilinci; eğitim değil, doğa/evrim yaratır. Eğitim ile insanda var olan sinir sistemi değişime uğramayacağından, insanoğlunun –sinirsel yapıya bağlı olan- bilinci de değişime uğramayacaktır.
İnsanoğlu bilinçsizliğin bir sonucu olarak düşlerinde bir tanrı tasarlamıştır. Ancak kişi, tanrın, kendisi olduğunun pek de ayrımında değildir. Allah adına öldürmeler, yıkımlar, yok etmeler yapılır. Yok etmek için tanrılaşan kişi, tasarladığı tanrı ile yaptıklarını kutsallaştırmaktadır. Allah’ı yitirdiği an, insanoğlu, yaptığı olumsuzlukları, kendisi de kabul etmeyeceği ortadadır. Allah yoksa suç, insana kalmaktadır. Suçunu tanrı ile örtmeye çalışan kişi insanım diye ortalıkta gezebilmektedir.
Tanırlaşmak değişik olgular ile de olmaktadır. Kendini bir yazarın, sanatçının, filozofun yerine koyarak da kişi kendini tanrılaştırabilmektedir. Sonuç olarak her ikisinin kökeninde de kendini yok etme ve bir başkası olma isteği yatmaktadır. Bir başkası olmak; bilinçsizliğin, düşünememenin, acizliğin, çaresizliğin ürünüdür.
Neden insanlar kendilerini kandırır?
Bazıları: “yalan da olsa bana güzel şeyler anlat” der. Yalanı yalnızca hazlarını tatmin etmek için kabullenen kişi, gerçeği kabullenememektedir. Gerçekler, düşünemeyenlerin düşlerini yok eder ve onları tedirginliğe sürükler. Bu tedirginlikten kurtulmak için kendilerini kandırmak yolu ile yalana başvururlar veya saldırılar. Yalan ile beslenen kişi, toplum için karmaşa ve kargaşanın kaynağı olmaktadır.
“Dini olmayanın aklı da olmaz” derler. Gerçekten de düşünemeyenler dini, akıl yerine koyarlar. Din varsa akıl da var. Din yoksa akıl da yok. Oysa düşünebilenler bilinçli olduğundan din’e gereksinim duymazlar. Bilinci oluşmayanlar bilinç yerine beyinlerine, din’i veya herhangi bir olguyu koyabilmektedirler. Bu durum, insanoğlunun evrimsel sürecinde doğal bir durumdur. Yapılacak bir şey de yoktur.
İnsan; kendine, değişime inandığı an insanlaşma sürecine girecektir.

06 Haziran 2009 Cumartesi

CİN-AYET

Öldürme, yakama, talan etme, sömürme vb. eylemler yeryuvarlağının hemen her topluluğunda görülen eylemlerdir. İslam dünyası açısından bu eylemlerin önemi daha büyüktür. İslam dininin bu eylemlere yaklaşımını Kuran’da belirtilen ayetlerle açıklayabiliriz.
Müslümanlar bu eylemlerin genellikle bireysel olaylar olduğunu ve İslam dininde bu olayların olmadığını her defasında dile getirmektedirler. Bu dile getirme genelde çoğunluğu buna inandırmak ve var olan gerçekleri gizlemek amaçlıdır.
Örneğin birçok aydın ve düşünür Müslümanlar tarafından katledilmiştir. Oysa böyle bir öldürme olayının İslam dininde olmadığı söylenmektedir. (Kişisel olarak hiçbir dini suçlu bulmuyorum. Suçlu olan bireycilerin kendisidir. Dini yaratanda bireycilerdir zaten.)
Öldürme olayı insan onuru ve insan olma erdemi açısından son derece vahşet verici bir olaydır. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran özellik konuşabilme ve düşünebilme yeteneğidir. Peki, düşünemeyenler bu insani davranışları bir kenara bırakıp ta neden şiddete, öldürmeye başvuruyor? Kuşkusuz düşünememenin sonucudur bu. İye/sahip olamamanın tatminsizliği, hükmedememenin acısı, başkasının mutluluğunu içine sindirememe, bir yarışta yenilmiş duyusu, kendini küçük görme, kendini öteki kişilerden aşağılık duyma, tasarladığı yalanların-oyunların bozulması, zenginlik kapılarının kapanması gibi isteklerin korku ve kaygısı, düşünemeyenleri öldürmeye, şiddete yönlendiriyor.
Öldürme hayvanlar için doğal bir olay olabilir. Oysa insan için öldürme, bir insanın birlikte yediği ekmeği, içtiği suyu çalmaktır. Bir insanı öldürme; bir annenin uykusuz geçen gecelerini, bir babanın emeğini, bir devletin hizmetini çalmaktır. Bir insanı öldürme öldüren kişinin kendi kendisini öldürmesidir. Bu olayın insani yanıdır.
Olayın kalıtsal, toplumsal ve ekonomik yanarlı da var. Aziz Nesin’in dediği gibi kedileri bir çuvala doldurmuşlar. Kediler birbirlerini tırmalamaya başlamış. Anarşi ortamında da düşünemeyenler bir çuvala doldurulmuş kediler gibi birbirlerini tırmalıyor. Neden birbirlerini tırmaladıklarını bilmezler. Çuvala koyanlar da şans eseri o çuvaldan çıkmış düşünemeyenlerdir.
Bu ortamda, bu kargaşanın nedenlerini anlayan ve algılayan düşünen insan sıyrılıp çıkabilir.
İslam dini baştan sona kanla doludur. Bu durum dinin etkisinden değil düşünemeyenlerin bilinçsizliğinden kaynaklanmaktadır. Din olmasa da bu durum var olacaktır. Türklerin, Kürtlerin ve diğer Arap olmayan milletlerin Müslümanlaştırılmasında yüz binlerce kişinin öldürülmesi din yüzünden değil, düşünemeyen çıkarcıların her şeye sahip olma isteğinden kaynaklanmaktadır. Bu durum dinlere de yansımıştır. Din, bu olayların kutsallaştırılması için tasarlanmıştır.
İslam’da var olan ayetler Muhammed döneminin bir yansımasıdır. Yoksa gökten yere inme diye bir şey söz konusu değildir.
Öldürme olayı her ne olursa olsun savunulacak bir şey değildir. Oysa zamanımızda öldürmek için çaba harcayan milyonlarca cin/ins vardır.

01 Haziran 2009 Pazartesi

HALLAC-I MANSUR


“Enel Hak, –Ben Tanrıyım-” sözü üzerine notlar.
Hüseyn İbn Mansur al-Hallac, 857’de İran’da doğdu ve 26 Mart 922’de Bağdat ta insanımsılar eli ile vahşice öldürüldü.
Bu insanlık dışı olay şöyle olmuştur:
“İnsanımsılar Hallac’ı önce kırbaçlamaya başlar. Hallac sesini çıkarmaz ve bağırmaz. Dayak faslı Hallac’ın kemikleri üzerinde et parçası kalmayıncaya kadar sürer. Bu iş bittikten sonra Hallac’ın elleri ve ayakları bütünüyle kesilir, parçalanır ve kafası kopartılır. Sonra vücudu yakılır ve Dicle nehrine atılır. Kesik başı uzunca bir sopanın ucuna takılır ve Bağdat’ta bir köprüye asılır: gelen geçen görsün de dehşete düşsün diye.”*
Peki, bu denli işkence bu denli acı ne uğruna yaşandı?
Hallac’ın: “Enel Hak” “Ben tanrıyım” sözü neyi anlatmaktadır?
Dinli biri “ben tanrıyım” diyebilir mi? Kuşkusuz hayır. Çoğuna göre (İlhan Arsel, Orhan Hançerlioğlu) evet, diyebilir. Hayır, b”en tanrıyım” diyen biri ne dinli olabilir ne de tanrılı! Ölüm karşısında bu denli dik duramaz bir dinli. Bir dinli başka dinliler elinden ölüme yolundan dönmeden gidemez. Öyle bir şey olabilir mi? Aynı yolda aynı yönde yürüyenler birbirine sen ters yolda yürüyorsun diyebilir mi? Eğer Hallac dinli biri olasa idi ve aynı yolda yürüdüğü dinliler eli ile öldürülmeye çalışılsa idi demezmiydi ki: ben de sizinle aynı yoldayım ve aynı yöne doğru gidiyorum. Oysa Hallac bir dinli değildi. O, ben sizinle aynı yolda yürümem, tanrının yani yaşamda insan usunun yüceliğine inanırım ve bu yolda dönmem der.
Bruno, düşünce uğruna ölüme giderken gülerek gitmişti. Bugün Bruno’nun düşüncesi tüm evreni kapsamış durumdadır. Peki Hallac, Bruno gibi ölüme gitmemiş midir? Eğer dinsel bir kafa taşıyorsa, Müslümanlar onu neden kendilerine düşman görmüştür? Neden yanlış anlamıştırlar Hallac’ı? Hallac bu yanlışlığı düzeltemez miydi?
Bu sorular çoğaltılabilir. Sonuç olarak Hallac öldürülmüştür. Oysa ünlü sözü “Enel Hak” hala bugün yaşamaktadır.
“Ben tanrıyım” demek ne demektir?
Bizce bu söz iki değişik biçimde algılanabilir.
Birincisi görüş, (İlhan Arsel, Orhan Hançerlioğlu’nun savunduğu) bu sözün tanrıyı yüceltmek amaçlı olduğu ve kendisinin tanrının bir parçası gibi göstermek için bu sözü söylediği yönündedir.
İkinci görüş (benim katıldığım) bu sözün tanrıyı değil, insanı yücelten bir söz olduğudur.
“Tanrı nerededir” sorusu Hallac ile bir boyut kazanmaktadır. Bu boyut tartışılmakla kalınmamış, yanlış anlamalara ve bununla birlikte bazı çelişkili sonuçlara da varılmıştır.
Hallac’ın şu sözüne bakarak konuya açıklık getirmeye çalışalım.
“Susuzluğum içerisinde şarap kadehine yüzümü çevirdiğimde kadehin koyuluğunda seni gördüm, senin gölgeni.”
Kuşkusuz Hallac kadehte tanrıyı değil kendini görmektedir. Muhammed’in “tanrı göktedir” sözünün tersine; gökte bir tanrı olmadığına ve düş ürünü olan bunca yalanın yine insan eli ile yaratıldığını ve böylece tanrının kendisi olduğunu şiirsel bir dille aktarmıştır Hallac.
Şu noktaya değinmek konu açısından aydınlatıcı olacaktır.
Tanrı, insanoğlu için bir çıkar aracıdır.
Bu çıkarlar nelerdir?
İnsanımsı kendi kendine bir tanrı yaratarak bütün isteklerini yarattığı tanrı ile karşılamak istemektedir. Bu istekler toplumsal değil, bireyci isteklerdir. Bu istekler sonsuzdur. Hükmetme, para, kadın, daha çok haz, daha çok mülkiyet, daha çok tatmin isteği varsa, insanımsının o denli de büyük tanrısı olacaktır. Bu isteklerden yoksun olan biri için tanrının bir anlamı yoktur. Tanrı ulaşılmaz ve büyük bir kavramdır. Bu kavram insan ile birlikte anıldığı vakit bir anlam taşımamaktadır. Güçlü bir tanrının kaynağı bu güçten yoksun olan düş kuruculardır. Bu yüzden bir tanrı insan ile özdeşleşirse istekleri karşılayacak bir tanrının da anlamı kalmamaktadır. Bilinir ki artık insan bu denli isteği (Araç değerleri) karşılayacak güçte değildir.
Bu nedenle Hallac’ın; “Tanrıyı, kendisiyle aynı kerteye koyması” bir anlamda tanrı denilen soyut bir kavramın insandan başka bir şey olmadığını söylemesi demektir. Dolayısıyla -dinsel bir kafa taşıyan- Hallac’ın, tanrıyı kendisiyle aynı kerteye koyarak bütün isteklerinden vazgeçmek gibi bir düşüncesizliğe varması söz konusu değildir. Eğer dinsel bir kafa taşıyorsa Hallac, kendisini küçültüp tanrıyı yüceltmesi gerekir. Oysa Hallac böyle bir yol izlemiş değildir. Hallac kendisini yüceltmek koşuluyla bütün insanımsı isteklerden vazgeçip ölmeyi seçmiştir.
İnsanımsı doğanın gücüne inanmak istememektedir. Doğanın canlılığı, insanımsı için bir çıkar aracı olarak görülmediğinden, tanrı denen soyut/yalan bir kavram yaratılmıştır/uydurulmuştur. Tanrının var olma –uydurulma- amacı insanımsıların çıkarları ile ilgilidir. Çıkarları olan birisi için “ben tanrıyım” demenin bir anlamı yoktur. Çıkarları olan birisi tanrıyı insandan soyutlamaya çalışır ve onu erişilmez yapar. Çünkü insanımsının amacı erişilmez olmaktır. Erişilen her şey insanımsı için bir şey ifade etmez. İnsanımsı her zaman uzakta olanı veya olmayanı arzular. Kendini tanrılaştıran biri için tanrının bir anlamı kalmadığı gibi olmayan/uzakta olan her şeyin de bir anlamı kalmaz. Bu durumda ortaya bir yücelik çıkar. O da insandır. Enel Hak.

Not: İlhan Arsel’in kitaplarını okurken gözüme bazı noktalar takıldı. Özellikle “Aydın ve Aydın” adlı eserinde Sayın Arsel’in; Hallac’ı, Mansur’u ve bunun yanında Mevlana, Yunus Emre gibi şahısları eleştirdiğini ancak Hacı Bektaş Veli’yi eleştiri süzgecinden geçirmediğini gördüm. Ayrıca diğer kitaplarında da böyle bir ize rastlamadım. Bununla birlikte Aleviliği ele alan bir sözüne de rastlamadım. Sayın Arsel’in bu konuda görüşlerini öğrenmek isterim. Bu konuların eleştirici süzgecinden geçirilmemesi düşünce açısından yanlış bir tutum olduğu kanısındayım. Bir yanlışı eleştirirken öteki yanlışları görmezden gelmek ve bu suretle birilerine yaranmak insan açısından telafisi olmaz yanlışlardır. Sayın Arsel’in bu konu ile ilgili bizi aydınlatacağı kanısındayım. Ki İlhan Arsel bir tanrının varlığına inanmaktadır kanısı var ben de. Kuşkusuz bu durumda bütün işler daha da karmaşık hale gelmektedir.




Yararlanılan kaynaklar:

*İlhan Arsel, “Aydın ve Aydın”, Kaynak yayınları, 3. Basım, 1997
Abdullah Rıza Ergüven, Evren ve Yaratı, Gerçek sanat yayınları,1990
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, 1980
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitapevi, 1987
Ana Britannica Hallac-ı Mansur maddesi
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Felsefe Ansiklopedisi”, Remzi Kitapevi, 1985

30 Mayıs 2009 Cumartesi

ACI DUYMAYANLAR DÜŞÜNEMEZ

Sosyal çevre insanın davranışlarını ne derecede etkililer. Sosyal çevre ile insan arasındaki bağlantı nedir?
İnsanoğlu yaklaşık 15 bin yıl önce –neredeyse- hiçbir uygarlığa iye değildi. Yüz binlerce yıl mağarada yaşayan insanoğlu, mağaradan çıktığında aynı sürede uygarlığa da adım atmaktaydı. Ortada bir evrim vardı ve bu evrim milyonlarca yıl önceden başlayarak bugüne dek geldi ve bundan sonra da sürecektir.
Bilim insanları insan beyninin 10 bin yılda bir mikron değiştiğini söylüyor. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak insanoğlunun değişimini iyi kavramamız gerekiyor.
Eğer bir toplulukta biri, düşünebilen beyne iye olarak doğmuş ve kendini geliştirerek bilinçlenmiş ise ve bu kişi ötekileri yani bilinçli olmayanları bilinçlendirebilecek bir ortam yaratmışsa bu durumda bilinçsiziler bilinçlenebilir mi?
Soruyu kısaltalım: bilinçli olmayanlar uygun ortamlarda bilinçlenebilirler mi?
Karşımızda bir örnek var: Nesin Vakfı.
Nesin Vakfı'nın sitesinde şu yazı var:
Nesin Vakfı'nın amacı, eğitim olanaklarından yoksun çocukların, tükettiğinden çok üreten, toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, kendini sürekli geliştiren, kendine ve dünyaya eleştirel gözle bakan, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamaktır.”
Bu açıklama bize bilinçli insanı -az da olsa- tanımlamaktadır. Yani Nesin Vakfı bilinçli insan yaratmak için kurulmuş bir vakıftır diyebiliriz.
Nesin Vakfı’nda çocuklar sokaktan küçük yaşta alınır ve burada her türlü olanak içerisinde yetiştirilirler. (Eğitim için bakınız: www.nesinvakfi.org/egitim.php)
Bundan aylar önce bu vakıfta yetişen ve bugün otuz yaşlarında olan biri televizyonda şöyle dedi: “Burada olanaklar yeterli değil.”
Bu kişi sokaklardan aç-susuz bir biçimde alınmış ve hiçbir yerde bulunmayacak olanaklara kavuşturulmuştur. Yıllar sonra bu kişi bunların yetersizliğinden söz etmektedir. Oysa bu kişinin şöyle demesi beklenirdi: “Bizi sokaklardan aldılar ve iyi olanaklar içinde yetiştirdiler. Ben burada dünyaya başka bakmaya başladım. Ülkemde varsıl-yoksul ayrımına, eşitsizliğe karşı savaşacağım. Buradan aldığım her türlü olanağı ülkem için harcayacağım ve ben de başkalarına olanaklar tanıyacak yerlerde bulunacağım. Biz burada hiç göremeyeceğimiz olanakları gördük. Oysa milyonlarcası bu olanaklardan yoksun. Görevimi en iyi biçimde gerçekleştireceğim ve ülkemi aydınlatmak için savaş vereceğim.”
35 yıl oldu ve Nesin Vakfı’nda gözle görülür düşünen, gericilikle/cehaletle savaşan, biri çıkmadı. Neden? Bilinç denen şey başkası eli ile mi oluşur yoksa kendi kendine mi? Bilincin kökeninde kendi kendine kavramı yatmaktadır. Bir başkası eli ile oluşan bilinç, bilinç değildir.
Biri şöyle diyor: “Kimse okumuyor, oysa okusalar gerçekleri görecekler.”
Ben de soruyorum okuma isteğini kim tetikleyecek? Bunun yanında okumak gerçekleri görmek için yeterli değildir. Gerçekler okunmalı ve aynı sürede anlayıp, algılayıp yaşama geçirilmelidir.
Doğruyu ve yanlışı ancak bilinç ayırt edebilir. Bu da şu demek: Bilisizler ve bilinçsizler hiçbir süre doğruyu yanlıştan ayır edemezler. İstedikleri gibi okusunlar, istedikleri gibi gezsinler, eğer bilinçli bir beyne iye değilseler hiçbir süre gerçekleri yalanlardan ayırt edemezler. Eğitimi de buna eklememiz gerekir.
Aziz Nesin Vakfı yoksul çocukları giydirip, besleyip, okutup topluma kazandırma amacını güttü. Oysa toplum denen yüce küme henüz oluşmadı. Eğer toplum olsaydı bu çocuklar sokaklara düşmezlerdi zaten.
İnsanın kendine soru sorduracak bilince iye olması evrimsel bir olayın sonucudur. Bilinç, kişinin genlerinde gizlidir ve henüz hangi genin bilinci oluşturduğu saptanamamıştır. Saptanması da uzun sürede olanaksız gibi gözükmektedir. Aziz Nesin Vakfı düşünebilen insanı, bünyesinde barındırsaydı birçok insanı acı çekmekten kurtarıp birey olmasını sağlayabilirdi. Sokakta bilinç iyesi olmayan, düşünemeyen çocukları alıp sıcak bir yuvada beslemek toplum için hiçbir önem taşımamaktadır. Onlardan yüz binlerce vardır ve düşünemedikleri için de acı çekmemektedirler. Oysa düşünebilen insanı düşünce ile buluşturmak demek bir filozof yaratmak demektir ki bu da toplum için büyük önem bildirmektedir.

29 Mayıs 2009 Cuma

ÇIKARCILAR BİRBİRLERİNİ SEVER GÖRÜNÜRLER.

Bir insan ormanda yaşar mı?
Bir zamanlar Hindistan’da iki kız çocuğu bulundu.
Kurtlar beslemiş bu çocukları.
Bu çocuklar kurtlar gibi geziyor kurtlar gibi yemek yiyordu.
Aldılar onları insanların arasına.
Ancak birkaç yıl yaşayabildiler.

Şehirlerde insanlar bir arada yaşar.
Her gün onlarca insan ölür trafik kazalarında.
Depremler olur yerle bir olur evler.
Seller gelir götürür ne varsa.
Birlikte yaşar yinede insanlar şehirlerde.

Çıkarcılar birbirlerini sever görünürler.
Çıkarlar çelişince hemen dövüşürler.
Örneğin sevmezler Kürt’leri
Ama evlerini Kürt’lere yaptırırlar.
Pazarda Kürt’lerden meyve sebze alırlar.
Kürtler pamuklarını, tütünlerini, fındıklarını toplar bunların.
Oysa Kürtleri kimse sevmez.
“Ben Kürtleri sevmem” derler.

Acep Kürtler kendilerini seviyorlar mı?
Kürtler Asurluları, Sümerlileri, Urartuları biliyorlar mı?
Kürtler hücreyi, evrimi, evreni özümsüyorlar mı?

Kürtler hac zamanı Arabistan’a giderler.
Hıristiyan malı uçakla…
Hıristiyan malı cep telefonuyla konuşurlar.
Hıristiyan malı giyer;
Hıristiyan malı televizyonda seyrederler dünyayı.
Gelin görün ki onlarda Hıristiyanları sevmez.

Kim kimi seviyor dünyada…
Biliyoruz ki sevmelidir insan;
Var olan her şeyi…
Oysa çıkar vardır işin içinde.
Anneyi babayı, kardeşi sevmek sevgi değildir.
Sevgi herkesi sevebilmektir; güzelleştirircesine…

Diyorlar ki: insan insanın katili olur;
Öbür dünya yoksa…
Yalan, hırsızlık, tecavüz her yeri sarar.
Peki, her gün bunlar olmuyor mu?
İçten olmadığınız ne de belli.
Oysa seven insan ne olursa olsun onurludur.
Yok, olurcasına var eder sevgisi.

Bir de diyorlar ki:
Ya öbür dünya varsa sen ne yapacaksın?
Ben bu dünyada ne yaptım ise orada da aynısını yapacağım.
Yine seveceğim, yine düşüneceğim.
Peki sen ne yapacaksın ey sinapsız?
Çıkar için her tülü onursuzluğu yaparsın!
Ben cehennemde onurlu yanarken;
Sen onursuzca yalvaracak mısın?

28 Mayıs 2009 Perşembe

KİMİN SOYUNDAN GELMEYİ YEĞLERSİNİZ?


[CEM+GARIPOGLU.jpg]

TURAN DURSUN VE DÜŞÜNCENİN GÜCÜ

İnsanın düşünebilmesi için, yani evreni kavrayabilmesi; üretmesi, paylaşması, sevmesi için öz gerekir. Öz, genlerimizin belirlediği beyin hücrelerinin yapısında gizlidir.

Düşünebilen veya düşünemeyenlerin oluşturduğu gruplar sosyal çevreyi belirler. Bu sosyal çevre bir sonraki nesiller için bir kısıtlama alanı oluşturuyor gözükse de, düşünen insan için bir kısıtlama alanı sayılmaz, yalnızca düşünme eylemini geciktirebilir.

Turan Dursun böyle bir kısıtlama içerisinde, düşünmeyi sağlayan beyin hücreleri sayesinde düşünceye yöneldi. Bu nasıl oldu?

Bilindiği gibi Turan Dursun dinsel kuralların ağır bastığı bir aileden gelmektedir. Çocukluğu bu ortamda geçmiş ve birçok yanlışın içerisine düşmüştür. Bir süre sonra kendi kendini sorgulamaya ve yaptıklarının dürüst davranışlar olmadığını fark etmeye başlamıştır.

Bir röportajında şunların anlatıyor:

“Oralarda buralarda dolaşıyordum. Salak salak, düşünceli düşünceli dolaşırken, esans kutusu ile esans satan biriyle karşılaştım. Düşünceli durumum dikkatini çekmiş. Durumu anlattım. Adam tuttu, o kafirdir, dinsizdir, bilmem nedir, dedi.(Başka bir olayı anlattıktan sonra. T.S.) Sonra "Bu esans kutusunu sana veririm, sen satarsın, geliri paylaşırız" dedi. "Peki" dedim. O birtakım hadisler söyledi bana. Satarken söyleyeyim diye. Dedim, böyle hadis yok. "Sen yokluğuna mokluğuna bakma, dedi, daha uydurabilirsen sen de uydur." Bazı hadisler de ben uydurdum. Esansların hangisini peygamber severmiş, hangisi kullanılırsa sevap olurmuş, Arapça söyleyince dua gibi oluyor bunlar. [Arapça söylüyor.] Kim peygamberin kokusunu koklamak isterse. İşte kırmızı gül yağlarını koklayabilir. Ondan çok para geliyordu. Orada bir gelişme daha oldu. Bir bakkal dükkanında benim yaşlarımda ya da benden birkaç yaş daha büyük bir çocuk vardı, o da okumak istiyordu. "Arapça okuyabilir miyim", dedi. "Okursun, ben okuturum" dedim. "Ama sen de hocanın parasına ortak olacaksın." Amacım onun okuması değil, hocanın parasına ortak yapmak”

Turan Dursun’un dürüstlüğüne güvendiğim için buraya bu öyküyü aktardım. Kendi yanlışını uzun bir zaman fark edemese de sonunda yaptıklarının farkına vardı ve onurunu kurtarmaya çalıştı ve onuru için canını verdi. Düşünmek işte budur: Onur her şeyin üstündedir, yaşamın bile.

Turan Dursun mülkiyeti, parayı, serveti dışladı. Ve kendi kendine şöyle dedi:

"Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?"

Gerçeği mezara götürmedi ve onurunu paraya, mülke satmadı.

Demek ki; sosyal çevre ne olursa olsun düşünen insan geç de olsa kendi kendinin farkına varabiliyor.

Niceleri var ve onlar hala zengin olmak için, para, mülk için yalanla yaşıyorlar. Onların beyin hücreleri doğruyu kavrayacak yapıya sahip olmadığı için düşünceye değil maddeye tapıyor; çünkü kendileri yok, hepsi tanrı olmuş…

Yüzyıllar geçtikçe Turan Dursun’lar çoğalacak ve herkes bir Turan Dursun, yani herkes kendisi olacak. Kimse çıkar için onu veya bunu sevmek! zorunda kalmayacak; herkes kendini sevecek, kendini seven insanlar toplumu da sever. Kendini sevmeyenler başka güçler tasarlayarak, kendisinin ulaşamadığı noktaya bu tasarladığı güçleri koyarak ve kendi kendini kandırarak yaşar.

Düşünmenin temek şartı dürüst olmaktır. Dürüst olmayanlar hangi eylemde bulunursa bulunsun düşünmüş sayılmazlar. Bir başkası mutsuz iken kendini mutlu gören insan en aşağılık insandır. En son insan mutlu olana dek düşünen insan mutlu olamaz.

Düşünmeniz, üretmeniz, paylaşmanız, sevmeniz dileğiyle…

07 Aralık 2008 Pazar

Kurban Kesmek ve Bir Başkasının Acısından Haz Almak

Başkasının acısından zevk/haz alan tek canlı her halde insana benzeyen bu canlılar olmalıdır.
Gelenek ve göreneğini haz/zevk üstüne kurmuş olan bu canlı, insanlaşma yolundan vazgeçmiş ve yaşamını bir başkasının acısı üzerine kurmuştur.
Kurban kesme geleneği de bunlardan biridir.
Kurban kesme geleneği; düşünemeyenlerin, çıkarcıların, üretemeyenlerin; acıdan haz/zevk alanların eylemidir. Neden acıdan haz/zevk alırlar? Düşünemeyenler acı duyar mı? Bir başkasının acısını kendi acısı olarak görür mü?
Düşünemeyenler görmez, duymaz, işitmez ve de asla acı duymazlar. Bir başkasının acısı, düşünemeyenler için bir mutluluk kaynağıdır.
Çocukken hatırlıyorum: biri yere düştüğünde herkes gülerdi, ben ise sanki kendim düşmüş gibi acı duyar ve üzülürdüm ve bu olaya gülenleri de bir türlü anlayamazdım.
Düşünebilen bir insan başkasının acısını duyar; kendini onun yerine koyar. Oysa düşünemeyenlerin böyle bir yetenekleri olmadığından başkalarının acısını mutlulukla karşılarlar. Çünkü yaşamaları başkalarının acı çekmesine bağlıdır.
Bir hayvan, bir insan(!) eliyle neden öldürülür. Kendisini bir hayvanın yerine koyamayan birine insan denebilir mi?
İnsan nedir?
İnsan düşünebilen, empati kurabilen bir canlıdır. Bu canlı acı duyar ve acıyı yok etmek için çalışır. Oysa düşünemeyenler acıdan haz/zevk alırlar. Acıdan zevk alanlar acıyla yaşamak isterler. Acı şiddete, şiddet teröre dönüşmedikçe düşünemeyenler rahat etmezler. Onun içindir ki kurban kesme geleneğini yaşatırlar.
Kurban kesmek, bir hayvanı boğazlamak, bir canlının yaşamına son vermek ve bunlardan haz/zevk almak düşünemeyenlerin temel özelliğidir. Bu kişiler başkasının veya bir canlının yaşamına son vererek mutlu olurlar. Bir canlının acı çekmesi düşünemeyenlerin mutluluğu demektir. Herkesin mutlu olduğu bir ortamda düşünemeyenler yaşayamaz. Zevkin olmadığı ortamlar düşünmeyenler için mutsuzluk ortamlarıdır.
Kurban kesme geleneğinin kökeninde düşünemeyenlerin acıdan zevk alması vardır. Düşünmeyenlerin beyni sınırsız gereksinimleri karşılayamayınca zevk veya şiddet duygusuzlukları doruğa çıkar. Sahip olma dürtüsüne yenik düşmemek için şiddete ve hazza yönelmek, düşünemeyenlerin doğal hareketidir. Hazdan (acıdan zevk almak) ve şiddetten soyutlanan kişiler yaşayamaz veya kendi kendine zarar vermeye başlar.
Acı, şiddet ve terör toplumun düşmanı olduğu halde düşünemeyenlerin dostudur. Toplumu oluşturan bireyler mutlu olmak için yaşar; oysa topluluğu oluşturan bireyciler başkalarının acı çekmesiyle mutlu olurlar. Kurban keserek de bir hayvanın acısıyla hem mutlu olur hem de hazlarını tatmin ederler.
Canlıyı boğazlayanlar kendilerini rahatlamış ve mutlu olmuş hissederler. Kurban kesme geleneğinin dinle olan bağlantısı bu olayın yalnızca bir bahanesi olarak kalmaktadır.
İnsan tanımadığı kişiyi veya canlıyı tanımak için her türlü insani yolu dener. Tanımak ve bu yolda emek harcamak insan için bir onurdur. Oysa düşünmeyenler tanımadığını düşman olarak görür. Onu tanımak istemez. Çünkü savaşmak veya yarışmak için bir düşmana gereksinimi vardır. Bu yüzden düşünemeyenler düşmansız yaşayamazlar. Kurban keserken de boğazladığı canlı onun için bir düşmandır. Bu düşmanı öldürerek -yaşamına son vererek- bir yarış kazanmış olur ve bu durumdan zevk alır. Bu zevk, yarışı önde tamamlamış hissi verir. Şizofrenik bir yaklaşımla kendi yarattığı düşmanı yine kendisi öldürür. Bu öldürme, katletme, boğazlama yapılırken hissedilenden çok hissedilmeyenler önemlidir. Bu katliamda insan olma, düşünme, sevme, yaşamı paylaşma, onur, emek gibi kavramlar hissedilmemektedir. Hissetmek/duymak düşünemeyenler için tanımsız kavramlardır.
İnsanoğlu duyacak, görecek, sinirsel yapıya henüz evrimsel anlamda iye olamamıştır. Kendini, toplumu, canlıları, doğayı, evreni sevecek bir canlı yüz binlerce yıl sonra evrimleşerek oluşacaktır. İşte o an insanoğlu onuruyla yaşayacaktır.

08 Kasım 2008 Cumartesi

İNSANIMSILAR ÖLÜLERE YAŞAYANLARDAN DAHA ÇOK DEĞER VERİR

Düşünemeyen çıkarcılar -bırakın yaşayanları- kendilerine bile değer vermezler. Onlar için bu yaşamın mutluluğu değil, öteki yaşamın haz/zevk sonsuzluğu önemlidir. Aç kalsınlar, susuz kalsınlar, giyinmesinler, eğitimsiz/sağlıksız kalsınlar hiç önemli değil; önemli olan öteki yaşam. “Yok olma”nın tedirginliğini damarlarında duyanlar, araç değerleri (ev, araba, yat, kat, mevki, ün) biriktirdikçe biriktirmektedir. Sonu yok mu bunun. Cennetteki yaşamın nasıl sonu yoksa bununda bir sonu yok. Ha bir de şu var: Bu yaşamın sonsuzluğunu kabullenmeyenler, öteki yaşam dedin mi sonsuzluğu hemen kabullenir oluyorlar. Yalnız, çaresiz, zavallı insanoğlu; birbirlerini sevmez, birbirini ezen, birbirini öldüren insanoğlu... Ey Allahlaşmış, güdüleriyle yaşayan, bilinçsiz insanoğlu. Düşün deriz düşünmezsin, sev deriz sevmezsin, paylaş deriz paylaşmazsın. Ey kişiliksiz kimlik peşinde koşan insanoğlu, sen değilmişsin katilleri kahramanlaştıran, kılıçları boynuna takıp kindarlaşan, sen değil misin öldürmekle övünen, sen değil misin vücudun orta uzvundan başını kaldırmayan... Sen değil misin camiden çıkıp insanları yakan, sen değil misin namussuz bir tanrı yaratan, sen değil misin kapitalizmi yaşatan, sen değil misin emeğini beş kuruşa onursuzca satan, sen değil misin hazların için bu düzeni koruyan, sen değil misin yalnız başına kalınca sürüleşen, sen değil misin yolları kana bulayan, sen değil misin çocuk yapıp aç bırakan, sen değil misin?

Allah dediğin sen değil misin?

31 Ağustos 2008 Pazar

“DİN HER SORUYA YANIT VERİR”

Yalanın sınırı yoktur. Din de bu sınırsızlık içinde yalanlarla beslenmektedir. Tabi ki yalanı üreten de düşünemeyenlerdir. Takiyettin MENGÜŞOĞLU’nun dediği gibi; “Din’de yanıtlanmayacak soru yoktur.” Din, her soruya yanıt verebilir. Çünkü din gerçeğe dayanmaz. Din, düşünemeyenlerin tasarladığı yalanlar karmaşasıdır. Din, bu dünyanın çıkarları için, Allah ise öteki yaşamın güvencesi olarak tasarlanmıştır.
Tasarım düşünemeyenlerin yeni bulduğu bir kavramdır. Tasarıma göre; tanrı evreni insanlar için tasarladı.
Tasarım ile tüm canlılar kendilerine özgü özellikler taşımaktadır. Yani bir aslan bir geyiği yemek için eksiksiz tasarlanmıştır. Geyik de öldürülmek için, yani aslana yem olarak tasarlanmıştır. Yıllarca var olan evrimi görmezden gelen düşünemeyen çıkarcılar tümdengelim yöntemiyle işi böylece çözmüş olmaktadırlar. Artık düşünmeye gerek yok! Zaten çıkarcılar da düşünmemek için tasarlanmış!
Konuyu bilimsel açıdan ele alırsak, düşünemeyenlerin, çıkarcıların çocuk yalanları karşısında daha net bir bilgiye ulaşabiliriz. Şimdi düşünelim. Tanrı bütün bunları tasarlıyor da, inanmış gözükenlerin kendisi neden tanrıyı tasarlamış olamıyor. İnanmış görünenlerin, çıkarcıların, yarancıların tanrıyı tasarlaması yalanın açığa çıkması demektir. Yalanın açığa çıkması bütün çıkarları yerle bir eder. Çıkar yoksa düşünemeyen de yok. Çıkar, çıkarcının kendisidir. Burada toplumsal bir çıkar yoktur. Ancak kişisel ve sürüyü yönlendirecek çıkarlar söz konusudur, yani bireyci çıkarlar.
Düşünemeyenler cennette sonsuza dek mutlu! (sonsuz haz alarak) olarak yaşayacaklarına inanırlar. Cennetteki “sonsuzluk”, çıkar alanına girdiği için düşünemeyenler eli ile onaylanır. Oysa Bruno’nun “sonsuz evren”ini asla onaylamaz. Evren sonsuz olduğunda tanrı yok olmaktadır. Bu da öteki yaşamın olamaması anlamına gelmektedir. Tanrı yoksa cennet de yoktur. Çıkarlar, yalanlar, emek harcamadan mutlu olmalar yoktur. Burada çıkarcıların sonsuz cennet tasarımı çıkar alanına girdiği için onaylanırken, sonsuz evren kavramı çıkarla bir bağlantısı olmadığı için onaylanmaz. Nasıl, doğa karşısında tanrı tasarımı varsa, sonsuz evren karşısında da sonsuz cennet tasarımı vardır.
Tasarım kelimesini çıkarcılar, düşünemeyenler çok sevdi. Daha önce tanrının özellikleri çıkarcıların özelliklerini yansıttığını söylemiştik. Burada da çıkarcıların tasarım özelliği tanrının bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Çıkarcılar, yığınlar, düşünemeyenler bütün özelliklerini tanrıya vererek kendilerince sorumluluktan kurtulduklarını sanıyorlar. Ve böylece sanal bir güç tasarlamış oluyorlar. Bu güç artık düşünemeyenin -insan olmak hariç- her yaptığını mubah kılmaktadır.
çıkarcıların tasarımları yoksulluğun, çaresizliğin, güçsüzlüğün bir yansımasıdır. Sınırsız isteklerin karşılanamadığı noktada çıkarcılar düşler kurmaya başlar. Kafasında, elde edemediği isteklerinin tedirginliğini düşler kurarak kapatmaya çalışır. Yaşama nasıl bakmak istiyorsa öyle bakar. Örneğin cennet ölümün karşısında çaresiz olan çıkarcıların tasarladığı düşsel bir yerdir.
İnsan çözemediği olaylar karşısında bilgilenmeyi seçer. Francis BACON’un (1561-1626) dediği gibi “Bilgi güçtür.” İnsan, bilgisi ile her türlü olumsuzluğun karşısında güçlü durabilir. İnsanda bulunan bu güç/bilgi insanı düşlere, umutlara değil gerçeklere götürür.
“İnsan ümitle yaşar” deyimini biz “düşünemeyenler ümitle yaşar” olarak değiştirmeliyiz. Sedat MEMİLİ’nin deyimiyle: “Ümit beyni uyuşturur. Bilgi arttıkça ümit azalır. Ümit yalandır. Ümidin mayası puslu ortamdır. Berrak ve açık ortamlarda ümit yaşayamaz. Bulanık bir suya baktığınızda içinde balık olduğunu ümit edersiniz. Açık ve net ortamda ümit yaşayamaz.”
“Akıllı tasarım” çıkarcıların, gelişen bilim ile yalanların köşeye sıkışması karşısında ürettiği bir ümittir/yalandır. Ümitler evrim ile bir gün yok olacaktır. Ümidin yerini gerçekler alacaktır.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

MUHAMMED, ATATÜRK VE LAİKLİK

Laikliğin tanımını daha iyi anlamamız ve karamamız için 1400 yıl öncesine gitmemiz gerekecektir. Muhammed’in uygulamaları ile Atatürk’’ün uygulamalarını karşılaştırarak laikliği anlamaya çalışacağız.
Bilindiği gibi dünyada gelmiş geçmiş birçok din mevcuttur. Dinlerin çokluğu ile birlikte tanrı sayısının da 300 milyon olduğu söylenmektedir. Muhammed; kendi döneminde ki tanrıları, en güçlü tanrı olan Allah’a (eloah) kurban ederek tak tanrılı dini benimsemiştir. Allah tanrısı (eloah) birçok tanrının yanında bulunan en büyük tanrıdır. Allah tanrısı da dahil bu tanrıların heykelleri mevcuttur. Tabi ki en büyük heykel Allah heykelidir/putudur. Bu heykel Muhammed’in elleriyle birden göğe yükselip maddeden soyut bir kavrama dönüştürülmüştür. Bu göğe yükselme aynı zamanda hâkimiyetin tekelleşmesi ve göğe yükselmesi demektir. Artık gökte bir tanrı vardır. Bu tanrıya bir de köleler/kullar gerekmektedir. Bu köleler/kullar, bütün emeklerini gök/tanrı için harcayacak ve kölelerin hiçbir hakkı bulunmayacaktır. Egemenlik, insanda değil, artık göklerdedir/tanrıdadır.
Muhammed hâkimiyeti halka değil tanrıya (tanrı adına kendisine) vermiştir. Bütün köleler artık Allah’ın kuludur. Her kul emeğini güçlü olana (tanrıya, peygambere, ağaya, zengine, patrona) vermek zorundadır. Yoksa açlıkla, yoksullukla, ölümle vb. korkutulacaktır. Korkan köle/kul mecburen tanrıya boyun eğmek zorunda kalacaktır. Çünkü egemenlik tanrıdadır, güçlü olandadır. Köle/kul olan düşünmemeli, hak talep etmemeli, kendi karar vermemelidir. Kulların yerine güçlü olanlar (tanrı, peygamber, ağa, zengin, patron) karar vermelidir. Son söz her zaman güçlü olanındır. Ancak burada önemli bir nokta vardır. Din bir kişi ya da birkaç kişi tarafından kurulmaz. Dini kuran o dine inananların kendileridir. İnanılmayan din, din değildir!
Yukarıda bir tanrı, aşağıda köleler/kullar. Ortada iletişimi sağlayan peygamberler. Nesnel olmayan bir tanrı (kısacası olmayan bir tanrı), nesnel olan bir peygamber ve nesnel kullar. Kullar nesnel olduğu halde tanrı ile direk olarak iletişime geçememktedirler. İletişime geçen yalnızca peygamberlerdir. Bu durum şunu ortaya çıkarmaktadır. Tanrı kendi yarattığını peygamber ve kullar diye ikiye ayırıyor. Peygamber ile konuştuğu halde kullar ile konuşmuyor tanrı. Çünkü kulların hiçbir hak talebi olamaz. Kul ancak tanrıya yalvarır. Kul’un bütün yapıp etmeleri tanrı tarafından belirlenmiştir. Kısacası “kul” aklını kullanamaz. Olmayan bir tanrı ile oynanan oyun böyledir.
Kul itaat eden demektir. İtaat etmek demek insan aklını yok saymak demektir. İtaat etmek demek doğruyu gizlemek ve birilerinin çıkarlarını görmezlik demektir. İtaat etmek aç kalmak, susmak, gözünü yalanlara kapatmak demektir. İtaat etmek sevmediğini kabullenmek, acı çekmek, köle olmak demektir. Kısacası itaat etmek insan olmamak demektir. Oysa Kuran’da şöyle yazar:
Al-i imran 132- Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.
Bu ayet geçmişten geleceğe bütün hükümdarlar tarafından kullanılmıştır. Her hükümdar kendisine itaat etmenin tanrıya itaat etmek olduğunu söylemiştir. Burada tanrı korkusunu kullanan hükümdarlar inananların gücünü kendine kolaylıkla çekebilmektedir. Bu sayede kendi çıkarlarını kolaylıkla uygulayabilmektedir.
Muhammed de bu tanrı korkusunu iyice arttırmak için şu ayeti söylemiştir:
Bakara 197- Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
İnananları tanrı korkusuyla sindirerek onların gücünü kendinde toplamayı bilmişlerdir.
Tanrı inanmayanları da iradeden yoksun bırakmıştır. Kurana göre inanmayanların hiç suçu yoktur. Çünkü tanrı onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Ayet şöyle:
Bakara 7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
Din; bize, insan aklını yok saymamızı ve kul/köle olarak yaşamamızı öğütlüyor. İşte laiklik burada devreye giriyor ve bize insan aklının yüceliğini bildiriyor. Dinin olduğu yerde tanrı (peygamber, ağa, zengin, patron, vb), Laikliğin olduğu yerde akıl (bilim/deney/gözlem, dürüstlük, eşitlik, üretim, paylaşma) vardır.
Muhammed’den 1300 yıl sonra Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Atatürk, tanrı’da olan egemenliği halka veriyor. Artık gökte/tanrıda olan egemenlik halkın elindedir ve halk kul/köle değil özgür düşünebilen kendi kendine karar verebilen bir birey durumuna gelmiştir. Ancak aklı olanlar aklını kullanabileceğinden, yalnızca Atatürk’ün egemenliği halka vermesi de bir işe yaramamıştır.
Birey sözcüğü bireyci kelimesinin karşıtıdır. Bireyci; kişiliksiz insanımsıdır. Bireyci insanımsı; kendisini tanrılaştırmış, kendi çıkarı dışında her türlü şeyi reddeden ve çıkar yaşamını sınırsız sanan bir asalaktır. Üretmeyi ve paylaşmayı bilmez. Çıkarı dışında her şeyi kendine tehdit görür. Oysa birey; kendi kendini tanıyan, akıl dışında bir güç tanımayan, sevgiden, üretimden, paylaşmadan, doğadan yana insandır. (Bu konu için bakınız; DEMOKRASİ VE LAİKLİK, Tansel SEMİR) İşte bu insan laik insandır. Laik insan; dini kullanıp kimseyi kandırmaz, bundan çıkar sağlamaz. Laik insanın amacı toplumdur. Toplum bireylerin oluşturduğu yapıdır. Toplumun çıkarı laik insanın çıkarıdır. Laikliğin temel ilkesi dürüstlüktür. Dürüstlük herkes tarafından kabullenebilen doğrular bütünüdür. Bilimsel olarak kanatlanamayan her şey laik insan için yok kabul edilir. Laik insan, dürüstlüğün temel şartı olan bilimsel düşünceyi başköşe etmiş insandır.
Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, dinlerdeki tanrı anlayışına gönderme yapmaktadır. Tanrı-insan birliği yerine akıl-insan birliğini getirmeyi amaçlamıştır. İnsanı köleleştiren ve düşünmesini kısıtlayan din anlayışını ortadan kaldırıp onun yerine düşünen insanı yaratma çabasına girmiştir. Kısacası laik insanı yaratmak istemiştir. Oysa ağzında salya, cüzdanında tanrıyı taşıyanlar bunu kendi çıkar yaşamlarına tehdit olarak görmüşlerdir. Bu, üretim ve paylaşım ortamını yok edip yerine dinsel devletsizliği koymaya girişmişlerdir. “Aklın gücünü” hisseden bu insanımsılar düşünen insanların çoğalmasından korkup bu laik düzeni yok etmişlerdir. Yok edilen sadece Laik Türkiye Devleti değildir. Ayrıca üreten, paylaşan, sevinen, gülen Türkiye’yi de yok etmişlerdir. Amaçları düzeni düzensizliğe sokmak ve anarşi yaratmaktır. Din’in yaşam alanı anarşidir, açlıktır, savaştır. Anarşi olmazsa gözü açıklar çıkarlarından yararlanamazlar. Laiklik de çıkar elde etmek isteyen insanımsıların yaşam alanını kısıtlamaktadır. Bu yüzdendir ki dinsel kafa laikliğe düşmandır. Çünkü dinsel kafa düşünmeyen, üretmeyen, paylaşmayan bir kafadır.
Dinsel kafa yüzyıllardır bir cennet/çıkar için tanrılara, peygamberlere yalvardılar, yalakalık yaptılar. Yetmedi dünyayı kana buladılar. Maddeye –kendine- inanmadılar. İnandıkları tek şey değişmeyen çıkarlarıdır.

Laiklik; bilimi yaşamında tek yol etmiş insanların yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzı; bilgilenmeyi, düşünmeyi, sevmeyi, üretmeyi, paylaşmayı salık vermektedir. Laiklik böyle yüce değerleri bünyesinde barındırmaktadır. Ne mutlu bu değerleri taşıyanlara!

Soru: Siz hiç “Allah” sözcüğünü –yaşamı boyunca- yalnızca içinde söyleyen birini gördünüz mü? Ben görmedim.

Yararlandığım Kaynaklar:

İlhan ARSEL, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Kaynak Yayınları. 4. Basım, 1997
Erdoğan AYDIN, İslamiyet Gerçeği I-II-III-IV, Doruk Yayımcılık, 1996
Turan DURSUN, Din Bu I-II-III Kaynak yayınları, 1990
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Yasak Tümceler, Berfin Yayınları, 1993
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Huluppu Ağacı, Berfin Yayınları,1999
Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kar’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak yayınları, 4. Basım, 1997
Server TANİLLİ, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?, Say Yayınları, 1991

17 Haziran 2008 Salı

KARAR VERME OLGUSU: BİLİNÇ VE İÇGÜDÜNÜN SAVAŞI

İçgüdü Nedir?

Arapça ‘karar vermek’ birleşik sözcüğünün Türkçemizdeki karşılığı ‘yargı’ sözcüğüdür.
İnsanoğlu nasıl karar verir? Nasıl yargılar, nasıl sonuca varır? Neye göre doğruyu ve yanlışı ayırır? Veya kişiyi doğuyu ve yanlışı ayırmaya iten güç nedir? Karar verirken ya da yargılarken beyinde neler olmaktadır?
Bu soruları çoğaltabiliriz. Konumuzu daha da açık bir biçime sokacak olursak, bir örnekle işe başlamamız gerekecek. Örneğin bir memur uzatılan rüşveti almaya kalkışırken kafasında veya usunda neler geçirmektedir? Neye göre rüşveti alacak veya almayacaktır? Bu karar veya yargı nasıl gerçekleşecektir? Rüşvet alırken kişi neleri göz önünde bulundurulmaktadır? Bu göz önünde bulundurduklarını neye göre ölçüp biçmektedir? Bunlarda bilincin ve içgüdünün görevi nedir? Nasıl işlemektedir böyle bir karar verme durumu? İşte bu yazımızda bu soruların yanıtını aramaya çalışacağız.
Konumuza en başta “içgüdü nedir” sorusunun yanıtını arayarak girelim. İçgüdü nedir?
Orhan Hançerlioğlu, “Felsefe Ansiklopedisi” adlı yapıtında içgüdü ile ilgili bazı ipuçları vermektedir:
“Hayvanı gerekliliğe iten dürtü… Hayvana özgü bulunan içgüdü, insana özgü bulunan içtepiyle karıştırılmamalıdır. İçgüdünün ayırıcı niteliği, bir hayvan türünün bütün bireylerinde ortak oluşudur. İçgüdüler, ruhsal değil, fizyolojik; eğitimsel değil, kendiliğindendir. İçgüdülerde düşüncenin ve bilincin hiçbir etkisi yoktur; öğrenilmezler ve deneme yoluyla kazanılmazlar. Bu bakımdan bilgin Pavlov’un hayvanlar üstüne yaptığı denemeler sonucu ileri sürdüğü, şartsız refleksler’le anlamdaştırlar. Oysa bu şartsız refleksler de, soya çekimle kuşaklardan kuşaklara geçerek oluşmuş fizyolojik ve çevresel şartlanma birikimlerinin sonucudur. Örneğin farenin kediden kaçması, buna karşın insana alışabilmesi ve insandan kaçmaması böylesi bir şartlanmanın en belli tanıtıdır. İçgüdüsel davranışlarla deneme yoluyla elde edilmiş davranışların gelişimleri birbirleriyle ters orantılıdır, öğrenebilen hayvanların içgüdüleri öğrenebildikleri oranda azalmaktadır. Bu bakımdan hayvandan pek az farklı bulunan ilkel insanda içgüdü kalıntıları bulunduğu halde aydın insanda, eşdeyişiyle gerçek insanda hiçbir içgüdü yoktur. İnsanın hayvanlık evresinden kalan içgüdüsel davranışlarının yerini zekâyla ilgili plastik davranışları almıştır. (…) İnsanın, belli bir durumda, ne türlü davranacağı belli değildir; insanın davranışı, o an içinde bulunduğu toplumsal, töresel, anlıksal vb. koşullara bağlıdır. Hayvanların bütün davranışları da içgüdülere bağlanamaz. Örneğin pervaneyi ışığa koşturan içgüdüsü değil, ışık çekeyidir.” [1]
Orhan Hançerlioğlu’nun bize verdiği ipuçlarından yararlanarak içgüdünün insanoğlu için ne anlam taşıdığını bulmaya çalışalım.
“İçgüdüler, ruhsal değil, fizyolojik; eğitimsel değil, kendiliğindendir.” Doğrudur; içgüdü, milyonlarca yıllık süregelen evrimsel birikimin dışa vurumudur bir anlamda. Peki, bilinci bunun neresine oturtmalıyız? Bilincin olduğu yerde içgüdü; içgüdünün olduğu yerde bilinç var olabilir mi? Bunun yanıtını aşağıda vermeye çalışacağız. Ancak ilk önce güdü nedir ve güdünün merkezi neresidir sorularının yanıtlarını aramayı sürdürelim.
Biz yine Orhan Hançerlioğlu’na kulak verelim ve dinleyelim:
“İnsanbilim (antropoloji), doğal varlıklar içinde insanın özelliklerini içgüdüler, dil ve düşünce, teknik, us ve eylem alanlarında da en ince ayrıntılarına dek incelemiş ve bilimsel gerçekler ortaya koymuştur. İnsanı insan eden, kendine özgü içgüdüleri midir?.. Bu sorunun karşılığı kesindir: Hayır. Önce, içgüdülerin, şimdiye dek sanıldığı gibi psişik değil, fizyolojik oldukları anlaşılmıştır. İçgüdü, bir düşünce işi değil, bir beden yapısı işidir. Her hayvan türü için başka olan davranış biçimleri, hayvan fizyolojisini biçimlendirip, soydan soya geçerek içgüdü haline gelmişlerdir. İçgüdüler öğrenilmezler ve deneme yoluyla kazanılmazlar. İçgüdü, belli bir olay karşısında belli bir davranıştır. Düşmanını görmek, hayvanı ya bağırtır, ya kaçırtır, ya da düşmanına saldırtır. İnsanınsa ne türlü davranacağı belli değildir, daha doğrusu ne türlü davranacağı o anda içinde bulunduğu sosyal, etik ve entelektüel koşullara bağlıdır. Bağırmak, kaçmak, saldırmak şöyle dursun, insan eğer o anda işine öyle geliyorsa düşmanını yanaklarından öpebilir. Ama, içinde, gene de hoş olmayan bir duygu kıvranır. İnsanın içgüdüsü işte bu kadarcıktır ve pek güçsüzdür. Onu fizyolojik bir davranışa sürükleyemez. İnsanın, içgüdüleri değil, içgüdü kalıntıları olan içtepileri (ilcaları, impuls'leri) vardır. İnsanın özelleşmiş organları olmadığı gibi, özelleşmiş davranışları da yoktur.” [2]
İlkel insanda içgüdü olduğu kesindir. Ancak içgüdü hiçbir süre insanda –en aydın insan olsa dahi– ortadan kalkmaz. Bunun nedeni bellidir: evrimsel bir birikim vardır ve bu birikim insanı insan eden bilinci yaratmıştır. İçgüdü ancak süre içerisinde azalabilir. Bugün insanda var olan içgüdü ile maymundaki içgüdü arasında pek de bir fark/ayrım yoktur. Çünkü insanoğlu eğitimsel bir süreç ten geçmekte ve içgüdüler bir bakıma perdelenmektedir. Oysa Hançerlioğlu böyle söylememektedir. Onu yanıltan olgu “eğitim” olgusudur. Eğitim içgüdüyü bir anlamda örtebilir ve çekinik kalmasını sağlayabilir. Bu, içgüdünün yok olduğu veya azaldığı anlamı taşımaz. Eğitim bilincin oluşması için değil; içgüdüleri perdelenmesi veya içgüdülerin yaşanan topluluğa uyumu içindir. Öz’de bir değişiklik oluşturmaz eğitim, ancak biçimsel bir değişim taşıyabilir. Bilinci oluşturan etmen ise genlerin doğuştan insanoğlunda oluşturduğu bir yetidir. Yeni doğmuş çocukları ormana bıraksanız –ki bunun örnekleri vardır– ve hiçbir eğitimden geçirmeseniz onlarda var olan içgüdü sonuna dek kullanılacaktır ve kullanmışlardır da.
Canlıların ana gereksinimlerini karşılaması için ilk başta içgüdünün olması gerekir. İçgüdüsü olmayan hayvanın kendisi de yoktur. İçgüdü bir anlamda genetik malzemedir veya bu genlerin oluşturduğu beynin değişik bölümlerinin işlevidir. Genlerin belirlediği davranışlar, içgüdü olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin son yıllarda yapılan bir araştırmada kediden korkan farenin korku ile ilgili genleri çıkarıldığında kediden korkmadığı anlaşılmıştır. Genlerin ıslahı ile korku, yani farenin bir içgüdüsü ortadan kalkmıştır.
Nasıl anlamalıyız insan denen canlıyı? Örneğin insan ile hayvan arasındaki ayrım nedir ve nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruların yanıtını almadan önce güdüler kaça ayrılır sorusunu yanıtlayalım.
Yaygın sınıflandırma biçimine göre, insandaki güdüleri, fizyolojik güdüler ve toplumsal güdüler olarak ikiye ayırabiliriz [3]:
Fizyolojik güdüler
Fizyolojik güdülere organik güdüler de denir. Organizmanın yasaması, türünü devam ettirmesi ile yakından ilgilidir. Açlık, susuzluk, oksijen eksikliği, gereksiz maddelerin atılması, uyuma, dinlenme ihtiyacı, cinsellik, uyarılma ihtiyaçları fizyolojik güdülere yol açar.
Fizyolojik güdüler temel güdülerdir. Mutlaka tatmin edilmeleri gerekir. Ertelenemezler. Örneğin "Bugün oksijen ihtiyacımı karşılayamadım, yarın alırım." denemez.
Toplumsal güdüler
Fizyolojik güdüler insan ve hayvanlarda vardır. Öğrenmeden daha çok doğuştan gelirler. Toplumsal güdüler ise insana özgüdür. Benliğin savunulması, başka kişilerle ilişki kurulması ile ilgili güdülere toplumsal güdüler denir. Bazı psikologlar benlik ihtiyacı ile ilgili güdülere psikolojik güdü de derler. İnsan, toplum içinde yaşamak zorundadır. Başka insanlarla ilişki kurmak, toplumda kabul görmek, statü kazanmak, güvenlikte olmak, başarılı olmak gibi gereksinimleri vardır. Bu gereksinimler toplumsal güdülere neden olur.
Konuya daha bilimsel bakmak açısından güdü ve içgüdü kavramları ile ilgili bazı saptamaları ortaya koymamız gerekmektedir.
Güdü ve içgüdü ne demektir?
Güdü: Organizmanın, gereksinimini karşılamak üzere bir davranışı yapmaya istekli duruma gelmesidir; veya bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren herhangi bir güç, saik; veya organizmanın gereksinimini gidermek için belli bir yönde etkinlik göstermesi eğilimine GÜDÜ denir. Güdüler belirli davranışların ortaya çıkmasında neden olurlar. Şöyle bir süreç izlenir:

Gereksinim → Dürtü → Güdü → Davranış

Bu sürece güdülenme sürece denir. İçgüdü ise şöyle tanımlanır:
İçgüdü: Öğrenilmeden yapılan, niçin yapıldığının bilincinde olunmayan, türün tüm bireylerinde bulunan kalıtsal davranışlara içgüdü denir; veya Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkitabii. [4]
Güdü ve içgüdü arasındaki ayrım/fark nedir diye sorulursa kanımca güdü, içgüdü süreci içerisinde bir aşama olarak gösterilmektedir. Ancak biz yazımızda güdü ve içgüdü kavramlarını ortak olarak kullanacağız.
Şunu iyi biliyoruz ki, insan ve hayvan ortak bir yaşam içerisinde yaşamaktadır; ancak insan, bu yaşam içerisinde bir adım öndedir. Peki, nedir bu adım? İnsanoğlu, doğduktan sonra insanlaşma süreci içerisine girmektedir. Bu süreç bir anlamda eğitim sürecidir. Biz buna güdüleri biçimlendirme süreci de diyebiliriz. Ancak hangi güdüler biçimlenebilir? Bu sorunun yanıtı kuşkusuz toplumsal güdüler dediğimiz güdülerdir. Toplumsal güdüler nelerdir?
“Toplumsal güdüler ise insana özgüdür” derken kuşkusuz bunun hayvanlarda da olmayacağı anlamına gelmez. Nasıl ki aydın bir insan hayvancıl güdülere az da olsa iye ise, hayvanlar da toplumsal güdüler denen güdülere iyedir. Sonuç olarak hayvan da eğitilebilmektedir. Bunun yanı sıra hayvanlarda kavranış yolu ile öğrenme gibi örnekler vardır. Köhler’in maymun deneyi bu tür öğrenmeye iyi bir örnektir. Köhler, maymunun uzanamayacağı yüksekliğe muz koymuş ve yere de birkaç tane meyve kutusu bırakmıştır. Maymun tavanda asılı muza uzanarak almaya çalışmış ama ulaşamamıştır (Resim 1). Köşede otururken birden muz ve kutuların bağlantısını kurmuş ve kutuları üst üste koyarak muza ulaşmıştır. Köhler’in bu deneyinde, Maymun problemi deneme yanılma yoluyla değil, çözüm için gerekli olan bağlantıları algılayarak çözmüştür. [5]
Hayvanlarda içgüdü açık ve nettir. Oysa insanda –özellikle– toplumsal içgüdü perdelenmiştir. Bu perdelenmenin nedeni içgüdünün eğitim ile biçimlenmesidir. Kuşkusuz var olan toplumsal güdünün tamamı perdelenemez veya biçimlendirilemez.. Ancak sosyal baskı ve eğitim toplumsal içgüdüleri perdeleyebilmekte ve kişinin öz davranışlarını bastırmasına neden olmaktadır. İçgüdü insanda aileden, çevreden, okuldan, vb. gelen dışsal uyarılarla perdelenebilmekte veya başka bir deyişle bilinçaltına itilebilmektedir. Bu nedenle çoğu içgüdülerimiz perdelenmiş olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Maslow’a göre, güdülenmenin temelinde gereksinimler vardır. Maslow, güdüleri birincil ve ikincil güdüler olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Birincil güdüler, organizmanın açlık, susuzluk gibi yaşamsal gereksinimlerden kaynaklanır ve fizyolojik dürtüler olarak adlandırılır. İkincil güdüler ise, bireyin daha çok sosyal çevrede edindiği güdülerdir.
Resim 2Güdü; bir davranışı başlatan, ortaya çıkaran, açıklayan, sürdüren ve yönlendiren psikolojik, sosyolojik, fizyolojik enerjidir. Güdü davranışa enerji ve yön veren güçtür dersek, insanı insan yapan en ana özellik olan bilinç bunun neresinde durmaktadır.
Maslow’un teorisine göre;
— İnsanlar, bir alt düzeydeki gereksinimlerini karşılandıktan sonra bir üst basamaktaki gereksinimlerini karşılayarak mutlu olabiliyorlar (Resim 2).
— Belirlenen gereksinim ana başlıkları tüm insanlığı kapsamasına karşın, Prestij (kendini gerçekleştirme) gereksinimi her birey açısından değişik olarak ortaya çıkabilir.
— Zira bu gereksinimin ortaya çıkması için bireyin sosyal yaşamda yerini bulmuş, istediği ortam ve işe kavuşmuş ayrıca psiko-sosyal açıdan gelişmiş olmalıdır. Eğer birey üst düzeylere çıktıkça yapmak istediklerinden uzaklaşıyor ise, başarısızlığının etkisi ile daha alt düzeydeki gereksinimlerine odaklanacak ve sonuçta potansiyelinin giderek daha az kısmını kullanır hale gelecektir. [6]

İçgüdünün Fizyolojik Kaynağı

İçgüdülerimizin kaynağı beynimizin neresindedir?
İnsan beyni evrim süresince içten dışa doğru bir gelişim göstermiştir. İlk olarak ortaya çıkan ilkel beyin, vücudu kontrol etmeye ve çevresine tepki vermeye odaklanmıştır. Bu kökün üstüne ise duygu merkezleri gelişmiştir. Bu merkezler ise limbik sistemi (Resim 3) oluşturmuştur. Limbik sistemin sağladığı hızlı tepki verme süreci atalarımızın ayakta kalmalarını sağlamış ve bu temellerin üstüne de neokorteks gelişmiştir. Son duygu kuramları göstermiştir ki, kişi bir tehlike algıladığında denetim neokorteksten limbik sisteme geçebilmektedir. Çünkü limbik sistem daha hızlı tepki verebilmektedir. Bu duruma duygusal korsanlık adı verilmektedir. Yani bazı duygusal tepkiler kognitif (Bilişsel) katkılar olmadan oluşabilmektedir. Limbik sistem içgüdüsel varoşlusu getirirken, neokorteks ise mantıksal ve toplumsal varoşlusu olanaklı kılmıştır. [7]
Limbik sözcüğü sınır anlamına gelir. Korteks ile subkortikal yapılar arasında yer aldığı için böyle adlandırılmıştır. Limbik sistem terimi ile, özellikle davranışları ve motivasyonları kontrol eden birbiri ile bağlantılı nöronal devreler anlaşılır. Hipotalamus, bir anlamda limbik sistemin merkezini teşkil eder. Limbik sistem olarak adlandırılan merkezi sinir sisteminin bazı bölümleri içgüdü ve emosyonel reaksiyonlardan beynin diğer kısımlarına oranla daha fazla sorumludur.
Kısaca söylemek gerekirse içgüdülerimizle ilgili temel yapıların limbik sisteminin kapsamına giren beyin bölgelerinde toplanmaktadır. [8]
İçgüdü olgusunu toparlamamız ve kısaca özetlememz gerekirse şunları söylememiz gerekir:
İçgüdünün merkezi beyin ve beyne bağlı belirli (Limbik sistem) bölgelerdir. Bu bölgeler doğuştan gelen ve genlerin biçimlendirdiği sinirsel yapı ile ilişkilidir. Sinirsel yapı kişinin gereksinimlerini belirlemektedir.
Gereksinimlerin boyutu içgüdülere bağlıdır. İç güdüler fizyolojik veya pskolojik gereksinimler içerisine girdiğinde kişi belirli davranışlara yönelmektedir. Bu davranışların yönü ve şiddeti kişinin ekinsel ve çevresel ilişkilerine bağlı olarak değişmektedir. Bu davranışların amacı, doyuma ulaşmaktır. Doyum gerçekleştiğinde güdü (motivasyon) tamamlanmış olur.
Buraya dek içgüdü nedir, çeşitleri nelerdir gibi konulara değindik. Bundan sonraki bölümde bilinç olgusunu ele alacağız. Bilinç nedir, ne değildir gibi sorulara yanıt ararken, son olarak güdü ve bilinci karşılaştırarak davranışlarımızın kökeninde yatan yargılama olgusuna değineceğiz ve şöyle bir soru soracağız: karar almayı veya Türkçesiyle yargılamayı ne belirler? Kişi neye göre karar verir?

Bilinç Nedir

Bilinç kavramı sözlükte şöyle tanımlanır: İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur. Ancak bizim konumuzda geçen bilinç kavramı başka tanımlamaları kapsayacaktır.
Güdü ile ilgili birçok kaynak bulunabilmektedir, ancak bilinç ile ilgili kaynaklar sınırlıdır. Çünkü söz konusu olan bilinç kavramını ancak bilinçli bireyler tanımlayabilir ki, bilinçli insan sayısı konumuzda da görüleceği gibi çok ama çok azdır.
Bilinç nedir? Kendinde olma durumu mu? Örneğin biri ayakta geziyor ve konuşuyor diye bilinçli de, uyuyan biri bilinçsiz midir? Kuşkusuz konumuz bu anlamdaki bilinç değil; konumuz, karar verme olgusunda görev alan bilinç yetisidir. Bir kaynakta şöyle tanımlanır:
“Bilinç, Kişinin kendisine, yaşantılarına, çevresine, öteki kişilere, bir bütün olarak içinde yaşadığı dünyaya ilişkin farkındalığı, yaşanan deneyimlerden kendiliğinden doğan kendinin farkında olma görüngüsü; 2.öznenin duygularına, algılarına, bilgilerine ve kavrayışlarına bağlı olarak kendini anlama, tanıma ya da bilme yetisi; 3.bilme edimi ile bilinen içerik arasındaki ilişkiyi her ikisini de içerecek biçimde bir üst düzeyde kurabilme becerisi; 4.acı çekme, isteme, bekleme, düş kırıklığına uğrama, korkma gibi belli bir nesnesi bulunan bütün “geçişli” yaşama edimlerini olanaklı kılan ana ilke; 5.düşünen öznenin kendisine dönerek, kendisini kendi düşünceleri ile kavraması, kendisine bir başkası olarak dışarıdan bakabilmesi durumu; 6.“içebakış” yoluyla zihnin kendi deneyimlerinin gerçekliğini kavrama edimi; 7.zihinsel yaşamın geçmiş duyumları, algıları, bilgileri bellekte tutma yeteneği; 8.kişinin kendi içinde yaşadıklarına ya da dışarıda olup bitenlere yönelik incelmiş sezgisi, bütün yaşadıklarına ilişkin genel görüşü; 9.üzüntü, sevinç, hüzün gibi tek tek yaşantı durumlarına ilişkin kendilik izlenimleri, şeylerin kişiye nasıl göründüğüne yönelik görüngübilimsel yaşantılar bütünü.” [9]
Bu tanımlar dizisi bizi bilince götürebilir mi? Götürebilir; ancak biz, buradan aldığımız ipuçlarından yararlanarak kendi tanımımızı oluşturmaya çalışacağız.
Bilinç, beynin bir işleyiş biçimidir, bir yetidir. Doğuştan kazanılan bir yetenektir bilinç. Bu yeteneği eğitim gün yüzüne çıkarır. Doğuştan bilinç yeteneği olanlar eğitimden sonra doğru karar verme yetisine iye olacaklardır. Bilincin ana çıkış noktası budur. Peki, bilinç nedir?
Bu soruya kimler yanıt verebilir? Örneğin beyinsel özürlü biri kendisinin deli veya beyinsel özürlü olduğunu bir başkasına anlatabilir mi? Kuşkusuz anlatamaz. İşte bilinç yetisine iye olmayan biri de bilinci ne tanımlayabilir, ne de algılayabilir. Bilinç yetisine iye olan biri ancak bilinci tanımlayabilir. Burada karşımıza bir soru çıkmaktadır: bilincin dayanağı nedir? Bilincin dayanağı bilinç yetisine iye olan bireydir.
Buradan yola çıkarak “bilinç nedir” sorusuna yanıt arayalım.
Bilinç; kişinin karar verirken doğruyu yanlıştan ayırması ve bu doğruya yönelmesi; evreni, doğayı, kendisini kavraması, algılaması; güdülerine dur diyebilmesi gibi eylemler içinde bulunan ve doğuştan sinirsel yapı ile biçimlenen bir olgudur. Burada karşımıza önemli bir nokta çıkmaktadır: “güdülerine dur diyebilmesi” noktası! Bilinç neden güdülere dur der? Bu sorunun yanıtını son bölümümüzde ele alacağız. Biz yine “bilinç nedir” sorusunun yanıtını aramaya çalışalım.
Yukarıdaki tanım yeterli mi? Kuşkusuz değil. Orhan Hançerlioğlu Felsefe Ansiklopedisi’nde bilinci şöyle tanımlar:
“Bilinç, (Osmanlıca. Şuur, İstiş'ar, Zamir, Hatır, İdrâk, İlim, Vukûf, Vicdân, Hissi bâtın, Hissi nefis, Akide, İtikat, İnsâf, Derûn […] İnsanın çevresini ve kendisini anlamasını sağlayan anlıksal süreçlerin toplamı. Osmanlıca şuur anlamını veren Türkçe bilinç terimi bilmek mastarından, Osmanlıca vicdan anlamını veren Türkçe bulunç terimi bulmak mastarından türetilmiştir. Bu türetimde Osmanlıca terimlerin Arapça anlamları göz önünde tutulmuştur. Her iki anlam da Hint-Avrupa dil grubuna bağlı Fransızca, İngilizce ve İtalyancada aynı terimle dile getirilir. Terim, Hint-Avrupa dil grubunun kesmek ve yarmak anlamlarını veren skei kökünden türemiş, Latince aynı bilgilere sahip olduklarından ötürü kişiler arasında kurulan dayanışma anlamını veren conscientia sözcüğü aracılığıyla bu dillere geçmiştir. Terimin bu dillerdeki ilk anlamı bulunç (Fr. Conscience morale)'tu, sonradan bilinç (Fr. Conscience psychologique) anlamına kaymıştır. [...] Ruhbilimde bilinç terimi, öznenin kendini sezişi ya da kendinin farkına varışı anlamında kullanılır, algı ve bilgilerin anlıkta izlenmesi süreci olarak tanımlanır. Geniş anlamda bilinç, usun kullanılmasıdır. Ruhbilimsel açıdan insan, kendi varlığını ancak bilinciyle aşabilir.” [10]
Burada iki nokta öne çıkmaktadır: Öznenin kendini sezişi ve us’un kullanılması.
Değişik tanımlamalarda şöyle denir:
Birinin kendi zihninden nelerin geçtiğinin algılanması (John Locke). Kendine ve kendi durumuna farkındalık durumu (Word Net 1997). Düşünceler ve duyuların farkındalığı (Encarta Ansiklopedisi, 2004). Kendine farkındalık. Öznel deneyim (Dictionary of Philosophy of Mind, 2003). Bilinçli olma durumu; algılar tarafından yapılan vurgulamalara zihnin yanıtlılığı, ek olarak dışsal bir farkındalık durumunu da içerir (Suandes Dictionary-Encyclopedia, 2001). [11]
Bütün tanımlar incelendiğinde öne çıkan bir kavram vardır: farkındalık. Nedir farkındalık: farkında olma durumu. Fark’ın Türkçe sözlükteki anlamı: Bir kimse veya nesnenin bir başkasıyla karıştırılmamasını sağlayan ayrılık, benzer şeyleri birbirinden ayıran özellik, başkalık, ayrım, nüans.
Bilinç kavramının sözlükteki ortak anlamı “ayrımına varmak” olarak karşımıza çıkmaktadır. “Ayrımına varmak” ne demektir? Örneğin limon sarımıdır kırmızı mı? Kuşkusuz sarı. Peki, yeryuvarlağı yuvarlak biçiminde mi, evet. Bu soruların yanıtı kolaydır. Ayrımına hemen varmak olanaklıdır. Peki, şu sorular: Bir kişi rüşvet almalı mı? Yoksul-varsıl ayrımı olmalı mı? Bir toplumda herkes her alanda eşit olmalı mıdır? Bu soruların yanıtı ne olacaktır? Kişiler bu soruların ayrımına nasıl varacaklardır? İşte güdü ve bilinç burada birbirleriyle çatışmaya başlayacaktır. Güdü diyecektir ki: önemli olan bireyci çıkarlardır, hazlardır. Oysa bilinç şöyle diyecektir: Önemli olan toplumun çıkarıdır. Bir kişi rüşvet alırken işte bu iki olgunun çatışmasıyla ayrıma veya yargıya varacaktır. Buna birçok sosyal etmen eklenebilir; örneğin kişinin sınıfsal konumu, aile yapısı, sosyal çevresi vb. vb. Ancak yine de bütün bunların kaynağını bilinç ve güdü oluşturmaktadır.
Bilinç konusunu işlerken karşımızı bir başka olgu daha çıktı: Toplumun çıkarları. Sonuç kısmında ayrıntıya gireceğiz.
Bilinç nedir sorununsun yanıtını bulmak kolaya değil görüldüğü gibi. Konuyu işledikçe karşımıza yeni öğeler çıkmaktadır.
Konumuza değişik açılardan bakmayı sürdürelim.
“Freud, bilinci bir buzdağına benzetir (Resim 4). Değişik bilinç aşamalarını bu buzdağının suyun altında ve üstünde kalan kısımlarıyla, yerlerini su seviyesine göre betimleyerek bağdaştır. Dolayısıyla su seviyesini bilinç eşiği olarak düşünürsek, bu eşiğin altında bilincin en büyük alanını oluşturan bilinçaltının yattığına inanıyor. Bilinç ve bilinçaltı arasında bulunan ön bilinç aşamasında ise o anda ayrımında olmadığımız ancak her an bilince taşıyabileceğimiz anılarımız ve dünya bilgileri yer alıyor.
Bilinç Aşaması (Buzdağının su yüzeyinden görünen kısmı): Bilincinde olduğumuz her türlü düşünce ve algılar bilinç aşamasını oluşturuyor. Bu düşünce ve algılar farkındalık eşiğinin üzerinde kaldıklarından kendilerini açıkça belli ediyorlar.
Resim 4Ön Bilinç Aşaması (Buzdağında su seviyesinin hemen altı): O anda bilincinde olmasak da hemen bilince taşıyabileceğimiz anılar ve dünya bilgilerini kapsıyor. Bu aşama, bilinçle bilinçaltı arasında bir tür geçiş aşaması görevi üstleniyor.
Bilinçaltı (Buzdağının suyun altındaki geri kalan kısmı): Bilinçaltında farkında olmadığımız korkular, kabul göremez cinsel arzular, mantık dışı istekler, vahşet yönelimleri, utanç verici deneyimler, bencilce istekler ve ahlak dışı dürtüler bulunuyor. Buzdağı benzetmesinde, buzdağının en büyük alanını oluşturuyor. Freud, insanın doğası gereği şiddet ve cinselliğe yönelik utanç verici dürtüler barındırdığını iddia ederek, bilinçaltımızda bu fikir ve dürtülerin koğuşlandığını belirtiyor.”[12]
Buzdağı Benzetmesi

Resim 5“Freud bir tıpçı olarak duyusal eşikler hakkında geniş bilgi iyesi bir bilim insanıydı. Öyle ki, bilim ilerledikçe öne sürdüğü psikolojik kuramların biyolojik ve sinirsel araştırmalarla da destekleneceğine inanıyordu. Bilince dair öne sürdüğü bu topografik modelse insan aklını duyusal eşiklerle açıklamaya dayalıydı. Söz ettiği aşamaları irdeleyecek olursak her bir aşamadan birbirine geçiş için belirli bir bilinç eşiği gerektiğini görüyoruz. Yukarıdaki şemada her ne denli çoğu korku ve dürtülerimizin farkına varamadığımıza parmak basılsa da, Freud'a göre bilinçaltındaki çoğu düşünce aslında bir zamanlar bilinç eşiğinin üstündeydi (Resim 5). Ancak kaygı seviyemizi arttırıp bizleri rahatsız ettiklerinden, bilinçaltının dehlizlerine bastırıldı ve davranışlarımızı biz farkında olmadan yönlendirmeye başladı. Bu nedenle ki çoğu akıl hastalıklarının temelinde bilinçaltına atılmış bu korku ve arzular yatıyor.” [12]
Buraya dek bilincin tanımlarından yola çıkarak konumuzu sürdürdük. Bundan sonra bilinç olgusunu daha iyi kavramamız için bazı örnekler vererek konumuzu genişletelim.
Öğrencilerin öğretmenlerine sık sık sordukları bir soru vardır: “Matematik günlük yaşamda ne işimize yarayacak”. Matematiği kendi bireyci çıkarlarına alet edemedikleri ve doğrudan maddi çıkara (paraya) çeviremedikleri ve matematiğin beynin bir işlevi olduğunu algılayamadıkları için bu soruyu ölene dek kendi kendilerine soracaklardır bu tür öğrenciler. Bilinç de matematik gibidir. Görünmezdir. Yaşamda karşılaştığımız sorunları ancak bilinç doğru biçimde çözebilir. Bilinç bireyci yaşamın sorunları ile ilgili değil, toplumsal sorunlarla ilgilenir. Çünkü bireycilik içgüdüseldir. Biri bana: “Bilinç yaşamda ne işimize yarayacak”, “bize ne kazandıracak bilinç” diye sorabilir. Bireyciler güdüsel olarak her olguyu hazza dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu duruma kişiyi, güdüler yönlendirmektedir. Oysa bilinç kişiyi toplumsal düşünceye yönlendirir. Kısaca güdü, bireyci kişiliğin kaynağıdır ve bireyciliği, güdüler, fizyolojik olarak beslemektedir. İşte bu güdüyü bastıran, biçimlendiren, yöneten, yönlendiren bir olgu vardır. Bu olgu bilinç olgusudur. Beyinde bilinç bölgesi yeterince gelişmemiş olanlar, güdülerini bastıramaz, biçimlendiremez, yönetemez ve yönlendiremez. Bu nedenden dolay bilinç yetileri düşük olanlar güdülerinin esiri olurlar. Güdülerinin esiri olanlar kendilerini algılayamadıklarından yaşamı ve toplumu da algılayamazlar. Güdülerini birilerinin yönlendirdiğini sanırlar. Bu nedenden dolayı kafalarında bir tanrı düşü yaratırlar. Aslında bu tanrı düşü, kendilerinin veya güdülerinin vardığı en yüksek haz seviyesinden başka bir şey değildir. Hazzın doruğuna ulaşma istemi güdüleriyle yaşayanlarda bir tanrı düşü yaratmıştır. Bu düşledikleri tanrı veya hazzın doruğu, kişiyi, kendine yabancılaştırır. Bu yüzden kişiler kendilerini yaşadıkları ortamda hazzın doruğuna ulaşacak günü beklerler. Güdülerinden gelen sinyalleri düşe çevirir ve bu düşlerle yaşarlar. Beyinlerinde bilinç yetisi yeterince oluşmadığı için bu güdülere dur diyemez ya da güdülerini denetleyemezler. Öyle ki bir kişi bir düş kurmuş ise onu hiç kimse bu düşünden koparamaz. Çünkü düş artık kişileşmiştir. Düş ortadan kalktığı an kişi de ortadan kalkar. Bu yüzden güdüleriyle yaşayanlar veya kişide bilinç oluşmadığı için güdülerini denetleyemeyenler değişimleri onaylayamazlar. Değişim güdüyü veya düşü yönlendirdiği veya değişime uğrattığı için kişi hemen savunma mekanizmasını ortaya koyarak değişimlerden kendini soyutlamaya ya da değişimin kaynağını yok etmeye çalışır. Başka bir savunma mekanizması da iyelenme (sahiplenme) olgusudur. Kişi değişimlerden kendini soyutlamak ve hazzın doruğuna ulaşmak için nesneleri biriktirmeye başlar. Kişi, nesneleri biriktirdikçe değişimlerin karşısında kendini korunmuş duyar. İyelenme ile kendini veya güdülerini dokunulmaz yapar.
Güdüler öylesine güçlüdür ki, hiçbir güç bunu değiştirmeye kalkamaz. Güdüleri ancak bilinç denetleyebilir veya biçimlendirebilir
Beyinde güdü ve bilinç çatışır. Bu çatışmada bir denge ortaya çıkar. Bu denge kişinin davranışlarında veya karar almasında görev alır.

Bilinç ve İçgüdünün Savaşı

Beynimizde düşünmeyi, sorgulamayı, doğru ve yanlışın ayrımına varmayı ve doğruya yönelmeyi tetikleyen beyin bölgesi neresidir henüz bilinmemektedir. Bunun nedeni, “düşünmek” denen insan davranışının henüz tam olarak açıklanamaması ve bilim insanlarının henüz bundan habersiz oluşudur. Düşünmek eylemi gerçek anlamda tanımlanıncaya dek, bu bilinmezlik sürecektir. Bilincin beyindeki merkezi neresidir sorusuna düşünen bilim insanları yanıt verecektir, günü geldiğinde…
Geçenlerde bir haber yayınlandı. Haber şöyle:
Resim 6“Bilim insanları, beyinde kişi seçim yaparken devreye giren yeni bölümler keşfetti (Resim 6). Deneyde kişiler iki seçenek arasında seçim yapıyor, bunlardan biri mevcut durumda yararı bilinen bir seçenek, diğeri ise yeni henüz bilinmeyen ve potansiyeli olan bir seçenek. Araştırmaya göre, beyin uzun vadeli seçeneği seçebilmesi için kısa vadeli hazır yarardan vazgeçmesi gerekiyor. Araştırmada deneklere kumar makinelerinde şans oyunları oynatıldı. Makinelerin ödül şemaları, her bir seferde değişecek biçimde ayarlandı. Oyun sonunda 14 deneğin 11"i arada sırada farklı makineyi deneyerek, acaba diğerinin daha iyi kazandırıp kazandırmayacağa baktıklarını ifade etti. Denekler, mevcut makinede iyi kazandığını düşündüğünde eldeki makineyi değiştirmiyor, bir başka makineye ancak mevcut makinede az kazandığını düşündüğünde geçiyor. Denekler mevcut bir makinede şansını denerken, beyinde alnın hemen arkasındaki mantık işlerini gören bölge aktif hale geliyor. Daha yüksek kazancın peşinden giderken ise, beynin daha derinindeki keyif ve mükafat merkezleri aktif hale geliyor.” [13]
Araştırmayı yapan Dr. Daw"a göre seçim sırasında beyin kendine şu soruyu soruyor; “Şimdi az bir ödülle yetinmek yerine bekleyip, daha yüksek bir ödül almak daha mı iyi?”Örneğin, şimdi tek bir kurabiye yemek anlık zevki artırıyor, ancak biraz bekleyip iki kurabiye yemek daha mantıklı. “Dolayısıyla” diyor Dr. Daw, “Beyin, tatlı bir seçenekten fedakârlık edip, gelecekte daha iyisini kazanma alternatifini seçebiliyor, ancak bunun için anlık keyif içgüdüsünü bastırması gerekiyor.
Yine geçenlerde başka bir haber yayınlandı. Haber şöyle:
Resim 7“Araştırmacılar beyinde, adalet ve hakkaniyet duygusunu yöneten bir odanın insanın kişisel çıkar dürtüsünü bastırdığını belirledi. İnsanların, adalet ve hakkaniyet duygusuna sahip tek hayvan türü olduğu varsayılıyor. İnsanoğlu, hayvanlardan farklı olarak, haksızlığa isyan ediyor veya haksızlık yapana ceza verilmesini talebinde bulunuyor. Evrim biyolojisi çerçevesinde, adalet ve hakkaniyet biyolojik temelleri çözülmesi gereken bir sorunsal olarak bilim insanlarını meşgul ediyor. Araştırmacılar, ‘ultimatom oyunu’ adı verilen bir teknikle, beyinde adalet ve ceza dürtülerinin tetiklenmesinden sorumlu olabileceği varsayılan bir oda keşfetti. Oyunda denekler rastgele çiftlere ayrıştırılıyor, her çiftten bir kişiye 20 dolar veriliyor ve eşi ile paylaşması telkin ediliyor. Oyun kuralına göre, parayı alan kişi, eşine istediği miktarı verebiliyor. Salt ekonomik çıkar bağlamında, ikinci kişi paranın sahibinden gelecek her tür miktarı kabul etmesi gerektiği varsayılıyor. Çünkü, aksi halde hiç parası olmayacağı için ikinci kişi, birinci kişiden 1 dolar dahi alsa, bu ‘hiç yoktan iyidir’ mantığıyla kazanç kabul ediliyor. Deneyde, para sahibi deneklerin çoğunluğu eşlerine paranın yarısını veriyor. Birçok beyin taramasında beynin ön loblarının (- DLPFC) kişi adaletsiz bir davranışla karşı karşıya kalındığında aktif hale geldiği belirlenmişti. Bu nedenle dorsolateral (Resim 7) ön korteksin adalet duygusuyla ilişkili olduğu varsayılmıştı. Zürich Üniversitesi’nden Ernst Fehr, bu bölgenin kişinin doğal çıkar dürtüsünü bastırdığı sonucuna vardı. Fehr, (transcranial magnetic stimulation - TMS) adı verilen manyetik titreşimlerle kafatasına baskı oluşturarak ön lobtaki dorsolateral ön korteksin işleyişini durdurdu. Bu odası devre dışı kalan denekler, deneyde kendilerine verilen para miktarı ‘adaletsiz’ olsa da, parayı ‘hiç yoktan iyidir’ mantığıyla kabul etti. Diğer bir deyişle, adalet insanı yerine ekonomik insan geçti. Fehr, DLPFC odasının devre dışı kaldığı hallerde kişinin kendisine yapılan hareketin adaletsiz olduğunu anlayacağını, ancak karşı gelmeyeceğini belirtiyor. Kişisel çıkarın her zaman için değişmez bir dürtü olduğunu vurgulayan Fehr, adalet ve hakkaniyetin salt çıkar dürtüsüyle sürekli çatıştığının da altını çiziyor. Fehr, adalet dürtüsünü yöneten korteksin en erken 20-22 yaşlarında olgunlaştığını da ortaya koyuyor. University of Massachusetts-Amherst ekonomisti Herb Gintis’e göre, dorsolateral ön korteks insanda bir anlamda ‘ahlaki merkez’: “Beynin bu odası maliyet ve kazanç arasında kıyaslamayı ‘hakkaniyet’ çerçevesinde yapıyor ve temel içgüdü olan kişisel çıkarı bastırıyor.” Yale Üniversitesi psikoloğu Laurie Santosin ise, insandaki hakkaniyet duygusuna benzer dürtülerin bazı hayvanlarda da görüldüğünü, ancak evrim sürecinde hangi noktada başladığının henüz bilinmediğini belirtiyor.” [14]





Resim 8: Lob işlevleriÖn (frontal) lob: Bilinçli düşünmek. Yan (parietal) lob: Duyguları işlemek. Arka baş (osipitâl lob: Görmek. Şakak temporâl lobu: sesle kokuyu algısı. Beyincik serebellum lobu: Duyu-hareket ilişkilendirmesi.


Davranışın Nöroanatomik Temelleri

“Merkezi sinir sisteminde belli alanların belli işlevleri olduğu bilinmektedir. Ancak belirli işlev belirli bölgeler tarafından yapılmakla birlikte başka alanlar da bu arada işe karışabilirler.
İnsanda frontal loblar (Resim 8) toplam korteksin yaklaşık 1/3 kadarını kapsar. Frontal loblar merkezi yarığın önünde yer alır. Filogenetik olarak (evrim sürecinde oluşan) en yeni alanlardır.
Orbitomedial ve dorsolateral prefrontal alanlardan kaynaklanan yollar doğrudan beyin sapı ve hipotalamusa gider. Orbitofrontal alan limbik sistem, retiküler formasyon ve entorinal alanlarla yakın ilişki içindedir. Bu alanlar uyanıklık ve biyolojik dürtülerin düzenlenmesinde önem taşımaktadır. Filogenetik olarak daha yeni olan frontal lobun dorsolateral bölgesi temporal, parietal lob ve diğer frontal alanlardan gelen bilgilerin birleşme alanıdır.
Frontal lob istemli hareketlerin organizasyonu ve başlamasından sorumludur. Bu işlevler içine konjuge göz hareketleri de girmektedir. Konuşmanın motor kontrolü dominant frontal lob işlevidir. Problem çözme, yargılama, plan yapma ve bir amaca yönelme frontal loblarla ilgili işlevlerdir.
Frontal lobdaki kolinerjik işlevin yeni yaşantılarla eski anıların birleştirilerek bir bütün oluşturmasında önemli olduğu bilinmektedir.” [15]

Sonuç

Sonuç olarak şunu söylememiz gerekir:
İnsan toplumsal bir varlıktır; ancak toplumu oluşturacak evrimsel düzeye henüz erişmemiştir. Toplumun kurallarını belirleyecek ve bu kuralları yaşamında uygulamaya geçirecek bir sinirsel yapıya henüz insanoğlu erişmediği için bireylerin oluşumu da henüz başlangıç aşamasındadır.
Toplumun oluşmasındaki en büyük katkıyı insanoğlunun verdiği kararlar/yargılar belirler. Bu karar alma veya yarıya varma süreci insanoğlunda –evrimsel sürecin bu aşamasında- güdüler ile denetlenmektedir. Toplumu oluşturacak olan bireylerin karar alma denetimini oluşturan bilinç, bu evrimsel aşamada henüz güdüler ile boy ölçüşecek derecede olgunlaşmamıştır. Ancak belli bireylerde bilincin güdüler ile savaşımı karşısında olgunlaştığı görülse de, bu bireylerin sayısı toplam nüfusun milyonda birini oluşturacak denli azdır. Henüz hayvan ve gerçek anlamdaki insan arasına sıkışmış olan insanoğlu, güdülerini denetleyecek bir bilinç yetisine kavuştuğu an, hayvan ile arasında gerçek bir ayrım oluşacaktır.
Herhangi bir olayda karar verirken beynimizde iki olgu savaşmaktadır. Bu savaşım sonucunda yenik düşen yenilmekte, yenen ise başarmaktadır. Bu savaşımın sonucunu belirleyen ise içgüdü ve bilincin düzeyidir. Güdü ve bilinç ters orantılı olarak beynimizde güçlerini göstermektedir. Bir yandan doğuştan gelen ve öğrenilmeyen içgüdülerimiz, öteki yandan bilinç… Bilinç bölgesi beyinde ne denli yer kaplıyorsa içgüdülerimizin eylemi o denli azalmaktadır. İnsan yaşamı toplumsal yaşamı beslediğinden dolayı, içgüdüler, bireyler eliyle geri plana atılmalıdır. Bilinç yetisi toplumsal çıkarları beslemek zorundadır ve bu yüzden içgüdülere dur diyecektir, demelidir de.
Bilinci belirleyen ana öğe beyinde bilinç bölgesinin kapladığı alan, bu alanın sinirsel yapısı ve bu alanın etkinliğidir. Dış etmenler bu etkileri belli düzeylerde alt ve üst seviyelere taşıyabilir. Özellikle eğitim süreci bilinç bölgesinin etkinliği için önemli bir etkendir. Ancak Bilinç bölgesinin özelliklerini taşımayan birinin eğitimsel süreci ne denli iyi olursa olsun bilincin oluşumuna etkisi yok denecek denli azdır. Olmayan bilinci eğitim süreci ile oluşturmak olanaksızdır. Mutasyona uğrayarak ancak kişi bilinç kazanabilir ki, bu da kişinin ölümü demektir.
Karar verirken bilinç iyesi olan bireyler, kendi çıkarları ile toplumsal çıkarları karşılaştırmaktadır. Toplum karşısındaki saygınlığı veya topluma olan özlem ve sevgi kişinin karar verirken toplumun çıkarlarını düşünmesini sağlamaktadır. Bilinç ile güdünün savaşında toplumsal çıkarlar öne çıkıyorsa kişi bilinçli; kişisel çıkarlar öne çıkıyorsa kişi güdüsel olarak yaşıyor demektir. Daha doğrusu güdü bir düşünce işi değil, bir düş kurma eylemidir ki, bu da toplumu ilgilendirmemektedir. Bilinç iyesi olan birey sonuç olarak toplumsal çıkarı ön planda tutacaktır. Çünkü bilinç iyesi olmak demek, toplumsal düşünebilmek demektir. Birisi rüşvet uzattığında bilinç iyesi birey bunu kabul etmeyecektir. Çünkü bilinçli bireyin amacı toplumun mutluluğudur, kendi bireyci çıkarları değil.
Beyinde çatışan içgüdü ve bilinç güdünün lehine sonuçlanabilir. Burada kuşkusuz bilinç yetersiz kalmıştır. Bu durumda toplumsal çıkarlar değil, bireyci çıkarlar öne çıkacaktır. Uzatılan rüşvet hemen alınacak ve cebe indirilecektir.
Güdü ve bilinç aralarında yüzyıllardır savaşmakta ve bu savaş daha milyonlarca yıl sürecektir. Bugün bilinç güdülere yenik düşse de yüzyıllar sonra bilinç güdüyü yenecek ve gerçek anlamda insan oluşacaktır. İnsan oluştuğunda birey oluşacak ve bireyler toplumu yaratacaklardır.



Kaynaklar:

[1] Orhan HANÇERLİOĞLU, “Felsefe Ansiklopedisi”, Remzi Kitapevi, 1985
[2] Orhan HANÇERLİOĞLU, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitapevi, 1987
[3]
http://egitek.meb.gov.tr/aok/Aok_Kitaplar/AolKitaplar/Psikoloji_1/2.pdf
[4] http://tr.wiktionary.org
[5] http://www.tokianadolulisesi.k12.tr/dokuman/psikoloji/3..pdf
[6] http://www.istanbul.edu.tr/yuksekokullar/sosyalbilimler/iuwebson/turgutbaydar07guz/davranis.pdf
[7]
www.istanbulsaglik.gov.tr/w/tez/pdf/psikiyatri/dr_erdal_yurt.pdf
[8] Serol Teber; Davranışlarımızın kökeni, Say Yayınları
[9] tr.wikipedia.org/wiki/Bilinç
[10] Orhan HANÇERLİOĞLU, “Felsefe Ansiklopedisi”, Remzi Kitapevi, 1985
[11]
http://www.kuantumbeyin.com/sozluk/index.php/Bilin%C3%A7
[12] http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/kisilik.htm
[13] http://www.ntvmsnbc.com
[14] http://www.ntvmsnbc.com/news/387163.asp
[15]
http://www.med.gazi.edu.tr/akademik/psikiyatri/davranis_temel.doc





DİN BİR SAKLAMA KABIDIR

Saklama kaplarını biz yiyeceklerimizin bozulmaması, uzun süre korunması için kullanırız. Yiyecekler bozulsa bile, bozulan yiyeceği atar yerine başka yiyecekler koyarız. Topluluklar/insanımsılar için de din, saklama kabıdır. Bu dinin içine çıkarları, yalanları, sömürüyü koyarlar ve uzun süre fark edilmemesini sağlarlar. Bu yüzden dini dokunulmaz yapıp, dini yalanlayanları da yok ederler.
Dinin yüzyıllarca yaşamasındaki nedeni bir kısır döngü içinde varolmasından kaynaklanmaktadır. Bu kısır döngü, hayatın gerçeklerini çocuklara öğretilmemesinden kaynaklanmaktadır. Çocukların belli bir yaştan sonra hayatı din çerçevesinde görmeleri onların şizofrenik bir yaşam sürmelerine neden olmaktadır. Bu şizofrenik durum kişinin yaşamında hayal ürünü olayları yaratmasına neden olmakta ve kendince gerçek dışı olayları gerçekmiş gibi algılayıp, yaşamını bu şekilde sürdürülmesini sağlamaktadır. Bu gerçek dışı hayal ürünleri, kişinin, çözemediği olaylar karşısında rahatlamasının/tatmin olmasının bir sonucudur. Kişi kendi çıkarlarını tatmin için toplumu anarşiye sürükleyecek isteklerde bulunup, bu isteklerin korunması için de dine sarılmaktadır. Din, kişinin çıkarlarını koruyan bir saklama kabından başka hiçbir işe yaramayan boş bir kavramdır. Bu kavram sınırsız istekleri koruyan, toplumu karanlığa sürükleyen, insan düşüncesine uymayan bir safsatadır. Bu safsatayı yaşatmak için kişi, akla hayale gelmeyecek her şeye sarılır ve amacını gerçekleştirmek için her türlü yalana, hırsızlığa, kurnazlığa, sömürüye başvurur. Bu yaptıklarını da hiç kimsenin görmemesi gerekir. Bunun için kendini namuslu, onurlu, iyilikten, mazlumdan yana göstermek gerekir ve kötülüğü dinin içine gizleyerek her türlü insafsızlığı yapmaya başlar. Din kaldırıldığında-yok ettiğimizde, bu kişiler çırılçıplak ve yaptığı kötülüklerle baş başa kalır. Kısaca, dini kalkınca, onursuzluğu herkesin gördüğü bir yaşamla baş başa kalıyor kişi. Bu kişiler asla kendini de suçlamaz. Çünkü kendisi yoktur. Kendisi olduğu an bütün kötülüklerle baş başa kalıyor. Onurunu, dinle yer değiştiren kişi, yaşamı din ve sürü eksenli sürdürüp, kendisini yalanlara teslim ederek her türlü sorumluluktan kurtarıp, onursuzca yaşadığını sanmaktadır.
Zeki insan akıllıdır; oysa kurnaz kişi akıllı değildir. Zeki insan doğruyu arayıp bu yolda gidendir. Oysa kurnazlık, doğrudan sapmadır. Akılla ilgisi yoktur. Akıl doğadan yanadır, onun bir parçasıdır, bunun için doğada kurnazlık yok, gerçeklik vardır. Kurnaz insan gerçekçi olacak kadar akıllı olamaz. Çünkü akıllılık kurnazlılığı değil bilimi salık verir. Din de bu kurnazların işidir. Bu kurnazlar dini yaşar ve yaşatır. Çünkü saklayacak onca yalan onca insafsızlıklar var ki, bunlara büyük bir saklama kabı gerekmektedir, o da din’dir.

EŞİTLİK, ADALET VE ÖZGÜRLÜK

Kimler eşitlik ister, kimler adalet? Kimler özgürlük ister kimler tutsaklık?
“Allah düşünce vermesin” gibi bir düşüncesizliği taşıyanların neleri isteyip neleri istemediğini açıklamaya çalışalım.
İnsanoğlu bir yol ayrımındadır. Bu yol ayrımı insanoğlunun geleceğini belirleyecektir. Bilim insanı, iyi bakteriyi kötü bakteriden nasıl ayırıyorsa, biz de insanoğlunu düşünen ve düşünemeyen olarak ayırmalıyız. İnsanoğlunun daha iyi koşullarda yaşaması, her türlü olumsuzluklardan kurtulması ve geleceğe daha güzel bir yeryuvarlağı bırakılması için bu bir koşuldur.
İnsanoğlu düşünen ve düşünemeyen olarak birbirinden ayırdığında karşımıza şu sonuçlar çıkmaktadır:
Düşünen (insan) doğuştan, evrimsel sürecin bir parçası olarak, bazı isteklerde bulunmaktadır. Bu istekler yaşadığı ortama göre değişiklik göstermekle birlikte genelde toplumsal isteklerdir. Bu nedenden dolayı kendini toplumun bir parçası olarak görmektedir düşünen insan.
Düşünemeyen (insanımsı), evrimsel sürecin bir parçası olarak, hiçbir istekte bulunmamaktadır. Tam tersine dışarıdan gelen her türlü düşünce, değişim, devrim vb. gibi insan isteklerine karşı bir mukavemet göstermektedir. Bu nedenden dolayı çıkarları istemden yana değil uyuşmadan yanadır.
Düşünen insanın istekleri vardır.
Peki, nelerdir bu istekler?
Düşünen insan eşitlikten yanadır; insanoğlunun sağlık, eğitim, yeme-içme, giyim, barınma vb. gereksinimlerini tam olarak karşılanmasını ister düşünen insan.
Eşitlik, ancak düşünen insanın isteğidir ve sevincidir. Herkesin sevinmesi, mutlu olması düşünen insanlarla gerçekleşecektir.
Eşitliğin önceliği üretim ve paylaşımdır. Herkes üretime katılacak ve bu üretimden eşit pay alacaktır. Paylaşmak insan olmanın en ön koşullarından biridir. Böyle bir ortamda bireylerin amacı, birbiriyle yarışmak değil, toplumun mutluluğudur.
Düşünen insan adalet istemez. Çünkü adalet, düşünemeyenlerin düşünen insanlara karşı koydukları yasalardır. Adalet; varsıldan, patrondan, ağadan, dinden yanadır. Adalet eşitlikten yana değildir. Tam tersine adalet, güçlü olanı güçsüze karşı korumaktır. Adalet; bireyci çıkarların koruyucu gücüdür. Düşünemeyenler adalet isterler, eşitlik istemezler.
Düşünen insan özgürlükten yanadır. Özgürlük; düşünmektir, var olanı özümsemektir. Özgürlük; üretmek, paylaşmak, sevmektir. Ancak; düşünen, seven, üretimden-paylaşımdan yana olan insan özgürdür.
Peki, düşünemeyenlerin istekleri nelerdir?
Öncelikle şu soruyu sormalı.
Düşünemeyenin istekleri var mıdır?
Düşünemeyenlerin toplumsal hiçbir isteği yoktur. Çünkü düşünemeyenlerin usunda toplum denen olgu oluşmamıştır.
Düşünemeyenler en başta eşitliğe düşmandır. Hiçbir süre eşitlik istemez düşünemeyenler.
Düşünemeyenler benzerleriyle eşit olmamak için mülkiyete yönelmekte ve iyelenmek yolu ile eşitsizliğin kaynağını oluşturmaktadırlar. Ne denli mülkiyet elde ederse o denli benzerlerinden önündedirler. Düşünemeyenler kendiyle değil benzerleriyle yarışmaktadırlar. Bu yüzden hiçbir süre kendini görememektedirler. Benzerleriyle bir yarış içerisinde üstün olma çabası içerisindedirler.
Neden?
Düşünemeyenlerin amacı daha çok uyuşmak, daha çok uyumak, daha çok haz almaktır. Bu da elinde tutacağı bir güç ile gerçekleşebilir. Bu güç paradır, mülkiyettir, ündür, mevkiidir. Gücü elinde tutacak ki, benzerlerini dilediği gibi sömürebilsin ve böylelikle daha çok haz alabilsin.
Düşünememenin verdiği haz insanımsıyı iyelenmeye götürmektedir. Çünkü kendisi yoktur. Kendisi olmadığı için her süre bir başkası olacaktır düşünemeyen. Bu başkası hem güçlü hem de tatminkâr olmalıdır.
Bir başkası olmak ne anlama geliyor?
Bir başkası olmak demek düşünmemek demektir.
Bir başkası oldu demek kendini yaşamamak demektir.
Bir başkası oldu mu; acı duymaz, sevmez, paylaşmaz, üretmez düşünemeyen.
Bu yüzden düşünemeyenler eşitliği kabul etmezler. Eşitliğin olduğu yerde düşünemeyenler yaşayamaz. Adalet’i ağzından düşürmeyen düşünemeyenler eşitliğe gelince nedense yüzünü dönmektedirler. Çünkü adalet düşünemeyenleri koruyan ve kollayan bir çatıdır.
Adalet, sömürüye, yalana, üretimsizliğe, yoksulluğa, eğitimsizliğe ses çıkarmaz. Adalet; ağayı, patronu, varsılı, dini vb. korurken; yoksulluğu, eğitimsizliği görmezden gelir. Adalet varsıla tüm kapıları sonuna dek açarken, varsılı fakire karşı da korur ve emeği yok sayar; üretimi-paylaşımı yadsır. Adalet düşünemeyenler için bir koruyucudur. Bu yüzden düşünmeyenler adaletin arkasına sığınırlar.
Düşünmeyenlerin dilinde düşmeyen bir kavram da var ki o da özgürlüktür.
Özgürlük, neyin özgürlüğü?
Hırsızlığın, sömürünün, yalanın, uyumanın, düşünmemenin özgürlüğüdür bu. Bu özgürlük düşünemeyenlerin düşünenleri yok etme özgürlüğüdür. Kuşkusuz bunun adı özgürlük olamaz. Bu anlayıştaki özgürlük; öz’ünü yitirmişlerin uyuma, düşünememe serbestliğidir.


30 Mayıs 2008 Cuma

DEMOKRASİ VE BİLİNÇ

Sözlükte; "aralarında hiçbir ayrılık gözetmeksizin bütün vatandaşların katılacağı hükümet, yönetim biçimi veya azınlığın çoğunluğun kararlarına uyduğu yönetim biçimi" olarak ifade edilen demokrasi, gerçekten ne olmalıdır ki, “topluluksal yaşam”dan çok “toplumsal yaşam”ı yaşatabilsin.
Yunanca demokratia yani demos, halk zümresi, ahali, yani kratia iktidar sözcüğünden türemiştir. Demos halk demektir. Halk ne demektir; toplum. Toplum ne demektir: bireyler.
Birey ne demektir; Bilinçli insan. Bilinç ne demektir: us. Sonuç olarak Demokrasinin kaynağı us’tur. Us ise her süre ortak bir doğruda buluşur. Nedir bu ortak doğru?

Bugün görülüyor ki demokrasiyi –topluluksal– yaşamda (bireyci çıkarcılardan yana olanların oluşturduğu kümelerde) yaşatmak olanaklı değildir. Bunun birçok nedeninin yanında buna, demokrasi kavramının tanımlanmasından doğan sorunları da eklememiz gerekir. Ne yapmalıyız da demokrasiyi uygun bir kavram içerisinde değerlendirmeliyiz? Yani su yüzüne çıkarmamız gereken demokrasiyi ellerimizle kavrayabilir duruma nasıl getirmemiz gerekecek?

En başta şu sıralamayı iyi kavramamız gerekiyor: Bilinç (us), düşünce, birey, toplum. Bu dört öğe demokrasinin aşamalarıdır ve bu aşamalar bizi demokrasiye götürecektir.

Demos haktır demiştik. Peki, “halk” olmanın nitelikleri yok mudur? Neye göre halk? Örneğin bundan yüz bin yıl önce demokrasiden veya halktan söz etmemiz olanaklı mıdır? Peki bugün? Pek yarın? Karşımıza bir de süreç kavramı çıkıyor! Halk ve süreç! Biz bu kavramları biraz daha bilimselleştirirsek şöyle diyebiliriz: Halk, toplum demektir; süreç ise evrim.

Şimdi irdeleyelim bu iki kavramı. Toplum nedir? Evrim nedir?

Toplumun oluşması için o tolumun –özellikle yaşadığımız çağda– belirli toprak/ülke sınırları içerisinde olması gerekir. Toprak/ülke sınırları, emperyalist ülkelerin sömürüsünden korunmak için ilk koşuldur. Koşulları çoğaltabiliriz…

Emperyalist topluluklara karşı direnen bir ülkede, eşit/paylaşımcı bir toplum var ise, orada demokrasi yaşatılabilir. Peki, nasıl eşit/paylaşımcı bir toplum oluşturulur.

Dört öğeden söz etmiştik: Bilinç, düşünce, birey, toplum.

İnsanoğlu doğar doğmaz genlerin tutsağıdır. İnsanoğlunun bilinçli veya bilinçsiz oluşunu genler belirler. Genler evrimsel sürece bağlıdır ve bu süreç yaşamın kendisidir. Bilinç veya bilinçsizlik kişinin kendi isteği değildir. Kişi eğitim alabilir ancak bilinç eğitim ile oluşmaz. Çünkü bilinç kişide ya vardır, ya da yoktur. Eğitim yalnızca var olan bilinci su yüzüne çıkarabilir. Bilinçsizlerin eğitilmesi gereksiz olduğu gibi, bilinçsizin eğitim ile bilinçlenmesi de olanaksızdır. Bilinç bedenin bütünüdür; eller, gözler, kulaklar; her şeydir bilinç; bilinçsizlik de öyle… İkisini de belirleyen genlerdir.

Demokrasilerde bilinçli insan öğesi vardır. Bilinçli insan düşünen insandır. Çünkü düşünmenin tek aracı bilinçtir. Bilinçsizler düşünemezler; ancak düş kurabilirler. Düşünmek ve düş aşamalı iki kavramdır. Bilinç yetisi gelişmemiş olanlar düş kurarlar ancak düşünmek eyleminde bulunamazlar. Bilinçli insan ancak düşünme yetisi ile düşünce yaratabilir. Bilinçsizler ise düşler kurarak düşüncesizliği yaratırlar. Düşüncesizliğin öteki adı da yalandır. Bilinçsizler düş kurarak kendilerini kandırırılar. Yalan veya düş ile yaşamak bilinçsizlerin ana özelliğidir. Düş, bireyci çıkar ve yarar peşinde koşanların; düşünce ise toplumsal yarar ve çıkar peşinde koşanların ürünüdür. Bilinçsizlik düşü yaratır, ancak düşünceyi yaratamaz.

Bilinçli insan düşünme eyleminde bulunur ve düşünce üretir. Düşünce üreten kişi bireydir. Düşünce üretemeyen bilinçsizler, düş ve yalan üreterek bireyciliği seçerler. Bireycilerin tek amacı vardır, o da kendi bireyci çıkarlarıdır. Bireyci çıkarlar peşinde koşanlar,
hiçbir süre toplumu oluşturamazlar. Çünkü düşünemeyenler veya öteki adıyla bireyci çıkar peşinde koşanların kafalarında toplum diye olgu yoktur. Çünkü düşünmeyenlerde bilinç oluşmadığı için ne düşünce üretebilir, ne toplum olgusunu algılayabilir, ne de kendilerini görebilirler. Bu yüzden algıladıkları yalnızca bedensel isteklerdir, yani hazlardır. Bireyci hazları yaşatarak kendilerini de yaşamış sayarlar. Oysa bireyci hazlar mutluluk getirmez; bunun için, bilinç yetisine iye olmayanlar, sürekli eğlence isteklerini dışa vururlar. Eğlence ile mutsuzluklarını örteceklerini sanırlar; oysa bilmedikleri şey, mutluluğun yalnızca topluma özgü bir olgu olduğudur.

Ancak bireyler toplumu oluşturabilir! Bilinç düşünceyi, düşünce bireyi, birey de toplumu yarattığı an demokrasi de yaratılabilir. Bu demokrasinin temelini de bilim oluşturur. Çünkü bilimi ortak us yaratır.

Demokraside çoğunluk veya azınlık olmaz. Demokrasi, -düşüncenin (ortak usun) yarattığı- bilim ile var olan bir olgudur. Demokrasi bir bütündür. Bilim, us ve düşünce dışı olan her olgu aynı sürede demokrasi dışıdır da. Azınlığın veya çoğunluğun olması demokrasiyi yok eder. Çünkü böyle bir durumda ortak us ortadan kalkar. Bu; deneyin, gözlemin yani bilimin ortadan kalkması ve bunun yerine bireyci yarar ve çıkar peşinde koşanların düşlerinin yer alması demektir. Ki, bu da toplumun yok olması; anarşinin, kargaşanın başlaması demektir. Bilimin yani ortak usun yani düşüncenin olmadığı bir yerde demokrasi de olmaz.

Aynı sürede bilinçsizlerin, bireyci yarar ve çıkar peşinde koşanların, düş kuranların ortak
görüşte
buluşmaları demokraside buluşmaları demek değildir. Burada ana ölçüt süredir. Yani çıkarcıların ortak görüş altında buluşmaları belirli süreler içerisinde gerçekleşir. Çıkarcıların uzun süre ortak us’ta veya görüşte buluşmaları olanaksızdır. Bilinçli insanlar sonsuza dek ortak us’ta birleşirler.

Toplum her süre demokratiktir. Topluluklar ise demokratik bir toplumdan uzak yaşarlar. Bunun öteki adı da teokrasidir. Demokrasi –değişen– doğrunun tekliğine inanmaktır.

Çoğunluk ve demokrasi arasında hiçbir ilişki yoktur. Emre Kongar “Demokrasi ve Kültür” adlı yapıtında şöyle der:

“Demokrasi, genellikle eksik ve eksik olduğu için de yanlış “çoğunluk yönetimi” olarak tanımlanır. Çoğunluk yönetiminin anlayışının demokrasi ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Demokrasi, mevcut yönetimle, ilke çözümleri hakkında aynı düşüncede olmayanların bu düşüncelerini açıklama ve yayma haklarının bulunduğu bir çoğunluk yönetimidir. Demokrasi
her şeyden önce, çoğunluğun baskısı değildir.”

Demokrasi deyince –şuan için– iki kavram karşımıza çıkıyor: Çoğunluk ve görüş özgürlüğü. Demokrasinin dili olsa şöyle derdi: “Şimdilik bunlarla idare edin”. Evet, demokrasiyi, yani toplumu oluşturuncaya dek bunlarla idare etmek zorundayız. Çünkü evrim/doğa henüz toplumu oluşturacak bireyleri, yani bilinci yaratmamıştır. O yüzden, biz de demokrasiyi kendi topluluğumuza uygun kılıflara sokmak zorundayız. Emperyalistlere göre: “Biraz orasından kesip biraz burasından kesip demokrasiyi zenginlerin yaşam alanı olarak sunup, oksullaşmayla idare etmek ve emperyalizme kucak açmalıyız.” Bilinçsizliğin ürünüdür kuşkusuz bu görüş ve düşünce değil, düşüncesizliktir!

Demokrasilerde tek doğru üzerinde uzlaşılır. Toplum için ne uygunsa doğru da odur. Toplulukların doğruları yoktur; ancak toplumun doğruları olabilir. Topluluklar bireycilerden oluştuğu ve bireycilerin de doğrusu kendi çıkarları olduğu için tek doğruda değil bireycilerin kendi doğrularından (toplum için yanlışlarından) söz etmemiz gerekir.

Tek doğru süreye bağlı olarak değişse de, önemli olan bu değişen doğruda buluşmaktır. Ana ölçüt toplumun yarar ve çıkarıdır. Örneğin yüz kişi bir odanın sıcaklığını bir termometre ile ölçmeye çalışıyorsa ve herkes aynı anda var olan sıcaklık derecesini doğru söylüyorsa orada değişen doğru bulunmuş demektir. Termometre sıcaklığa ve süreye bağlı olarak değişebilir; ancak önemli olan herkesin bu değişen doğru üzerinde uzlaşmasıdır.

Değişen doğruları bulmak bilinç gerektirir. Nasıl düşünce üretmenin aracı bilinç yani us ise değişen doğrularda buluşmanın da aracı bilinçtir. Bilinçsizlerin bireyci çıkarları ortak olabilir ancak bu ortak us demek değildir; buna çıkarcıların ortak görüşü diyebiliriz ancak. Ortak us, bilinçli insanın üzerinde karara vardığı doğrudur. Demokrasi bir anlamda bilinçli bireylerin ortak us ile değişen doğrularda uzlaşmasıdır.

Uzlaşma her süre tam olarak saptanamayabilir. Ancak tolerans payı olan bir uzlaşma da toplumsal sorunları her süre çözecektir. Burada önemli olan doğru olmak, dürüst olmak, bilimsel olmak ve toplumsal düşünmektir ki, bunlar da bilinçli bireylerin özelliklerindendir.

Demokrasi ve Toplum

Demokrasiyi anlamak ve anlatmak açısından toplu taşım araçları üzerinde durmak gerekir. oplu taşım araçları bilindiği gibi tüketim ve kirlenme açısından büyük kayıp ve aksaklıklar yaratmaktadır. K. Mert ÇUBUKÇU toplu taşım araçları ile ilgili şöyle diyor:

“Toplu taşım araçları ile yapılan yolculuk sayısı kent içi yapılan toplam yolculuk sayısında önemli bir yet tutar. Bu oran ülkeden ülkeye toplu tasıma politikalarına göre farklılaşmaktadır. Toplu taşımacılık, ulaşım literatürünün belki de en çok araştırılan ve tartışılan konularından biri olmuştur. Araba ile bireysel yolculuk yöntemine karşı savunulan toplu taşım, hava kirliliği, düşük yoğunluklu kentsel büyüme, trafik sıkışıklığı, gençlerin ve yaslıların hareketliliğindeki sorunlar gibi bilinen kentsel problemlere çözüm olarak görülmüştür.” [1]

Bir kentin ulaşımında toplu taşım araçları ne denli ileri ise insanların bilinç düzeyi de o denli ileridir. Bilinç ancak böyle bir düşünceyi taşıyabilir. Düş kuran bireycilerin oluşturduğu bir kentte toplu taşım araçları bir işkenceye döner. Çünkü o denli bireysel araç kullanılmaktadır ki, toplu taşım araçlarına yer kalmamaktadır.

Toplu taşım araçları denilince en başta raylı sistemler usumuza gelir. Yrd. Doç. Dr. Mahir Gökdağ demir yolları ile ilgili bize şu bilgileri aktarmaktadır:

“Demiryolları gerek yük ve gerekse yolcu taşımacılığında diğer sistemlere kıyasla daha az enerji tüketmektedir. Bu manada Almanya'da yapılan bir çalışma da yolcu taşımacılığında demiryolunda tüketilen eneri 1 kabul edilirse, otoyolda tüketilen enerji 3 olmaktadır. Buna eşdeğer taşıma yapan hava yolunda 5.2 olmaktadır. Japonya'da yapılan bir çalışmaya göre de yolcu trafiği için yüksek etkinliği olan ulaşım biçimleri; demiryolları ve otobüsler; yük
taşımacılığı
içinse demiryolları ile denizyolu olmaktadır. Yolcu taşımacılığında demiryollarına göre otobüsler 1.4 kat, otomobiller 6.8 kat ve uçaklar 5.4 kat daha fazla enerji tüketmektedirler. Yük taşımacılığında ise demiryolları ve gemiler yaklaşık aynı miktarda enerji tüketirken, kamyonlar 7.5 kat daha fazla enerji tüketmektedir.”

Mahir Gökdağ raylı sistemlerin yararlarını sırasıyla bize aktarır:

Raylı sistemler, yukarıdaki durumlara göre tıkanıklığı önlemede önemli bir yoldur. Birçok büyük şehirlerdeki uygulamalar, demiryolu bazlı toplu taşıma sistemlerinin yüksek trafik hacimleri ile baş edebilmenin tek yolu olduğunu ortaya koymuştur. Raylı taşıma sistemi şehir içi ve şehirlerarası hızlı kitle taşıma sistemlerinin en ekonomik şeklidir. Hafif raylı sistem araçları ile taşınan yolcu sayısı fazla olduğu için şehir içinde lastik tekerlekli araçlara olan talebin düşmesine sebebiyet vererek trafik sıkışıklığını da önemli ölçüde azaltacaktır. Yine modern, hızlı, konforlu ve güvenli olmasından dolayı tercih edilerek şehir içi trafik probleminin çözümü yönünde olumlu katkıda bulunacaktır.

Trafiğin artması yollarımızı sürekli çoğalan bir gürültü kaynağı haline getirmektedir.
Gürültü insan sağlığı ile doğrudan ilgili olup, insanlar üzerinde olumsuz etkileri oldukça fazladır. İnsanların sağlıkları üzerinde büyük bozukluklara yol açmaktadır. Gürültünün sürekli, yüksek seviyede olması ve uzun süre maruz kalınması halinde sağırlık, dinleme ve anlama zorluğu, dikkatin dağılması, sinirlilik, baş dönmesi gibi etkileri doğurmaktadır. Trafik karayolunda gün boyu devam eder, demiryollarında ise tren seyirleri arasında daha uzun bir
aralık ve sessizlik vardır. Demiryollarında sakinlik süreleri daha fazladır.

Hava kirliliği, havadaki yabancı maddelerin insan sağlığına, canlı hayatına ve ekolojik dengeye zararlı olabilecek hale gelmesidir. Hava kirliğinin nedenleri ve boyutları incelendiğinde ulaştırmanın en önemli kaynaklar arasında olduğu görülmektedir. Araçların hareketlerini sağlamak için kullandıkları yakıtlardan çıkan gazlar havayı kirletmektedirler. Bu kirliliği egzoz gazı oluşturmaktadır. Motorlu taşıtların çıkardığı egzoz gazı ortama kurşun ve diğer zehirli maddeler bırakır. Kurşun ise insan sağlığı üzerinde zararlı etkilere yol açmakta ve akciğer kanser riskini hızlandırmaktadır.

Demiryolu ulaşımının raya bağlı olması ve genellikle iklim şartlarından karayoluna göre daha az etkilenmesi güvenliğini, konforunu ve rahatlığını artırmaktadır. Ulaştırmanın güvenli olması onun tehlikesiz ve risksiz olması demektir. Uluslar arası Demiryolları birliği istatistiklerine göre 1 milyar yolcu-km. başına kazalarda ölen yolcu sayısı demiryolları ve hava yollarında 1 kişi, karayollarında ise 30 kişidir. Ulaştırma sistemlerinde ölüm riski 1 milyar yolcu-km. başına demiryollarında 17 iken karayollarında 140, yaralanma riski demiryollarında 41 iken karayollarında 8 500 -10 OOO'dir.

Ülkemizde toplam kaza sayısı 1996 yılı itibariyle karayollarında 346 228, demiryollarında 1 335, kazalarda ölüm sayısı karayollarında 5 347 iken demiryollarında 198'dir. Yine karayollarında 62 000'e yakın yaralanma olayına karşı demiryollarında bu oran 537 dir. Emniyet genel müdürlüğünce yapılan istatistik bilgilere göre toplam kazaların % 67.2'si cadde, sokak ve kavşaklarda % 15 ise Devlet ve il yollarında meydana gelmektedir. Trafik kazası sonucu ölenlerin %25 şehir içi yollarda, %59'u ise Devlet yollarında olmaktadır. Yine 1996 yılında meydana gelen trafik kazalarının %82.7'sinin şehir içi yollarda, %17.3'nün ise şehir dışı yollarda meydana geldiği belirtilmektedir. Maddi hasarlı kazalarında %87.3'ü şehir içi yollarda %12.7'si şehir dışı yollarda meydana gelmektedir. Ulaştırma sistemleri içinde en fazla kaza oranı karayoluna düşmekte, en az kazadan en çoğa doğru sıralama yapıldığında; Tren, Metro, Otobüs, Otomobil şeklinde bir sıralama ortaya çıkmaktadır. Taşınan yıllık yolcu miktarı ile kazalarda meydana gelen ölüm olayları yönünden bir karşılaştırma yapıldığında genel rakamlar açısından demiryolları, karayollarına göre havayolları ise en güvenli taşıma sektörü olarak görülmektedir. Karşılaştırma sonuçlarına göre demiryolu yolcu taşıma yönünden karayoluna göre 2.26 kat daha güvenlidir. Demiryollarında karayollarından yaklaşık 16 kez daha güvenli yolcu taşınabilir.

Ülkelerde ulaşıma, yerleşim bölgeleri, endüstri alanları, doğal alanlar ve ormanların yanında oldukça düşük oranda alan ayrılmaktadır. Alan kullanımından doğan çevre maliyetinin belirlenmesinde sistemlerin gerektirdiği alan, bu alanların değeri ve başka amaçlarla örneğin tarım alanı olarak kullanılması durumunda sağlayacağı yarar dikkate alınmalıdır. Aynı kapasitede taşımacılık için demiryolları, karayoluna göre daha az arazi gerektirmektedir. Platform genişliği 13.7 m. olan çift hatlı, elektrikli bir demiryolu hattı kapasite açısından 37.5 m. genişliğinde 6 şeritli bir otoyola eşdeğer durumdadır. Bu duruma göre karayolları, demiryollarına göre 2.7 kat daha fazla arazi kullanımı gerektirmektedir. Maliyet açısından platform genişliği 13.7 m. olan çift hatlı ve sinyalizasyonlu bir demiryolunun ortalama maliyeti 2 milyon 850 bin dolar/km, iken kapasite ve standartları açısından aynı baza getirilen 6 şeritli otoyolun maliyet ortalaması 8 milyon dolar/km, olmaktadır. TCK'dan alınan bilgiler göre 1 km. otoyol maliyeti düz arazide 6 milyon dolar, engebeli arazide 12 milyon dolar, ortalama olarak 8 milyon dolardır. Yapım maliyeti açısından da demiryolunun daha avantajlı olduğu görülmektedir. [2]

Görüldüğü gibi toplu taşım araçları, özellikle de raylı sistemler hem toplumsal yaşamın sağlıklı sürmesi hem de doğanın doğal sürecini olumlu yönlerde etkilemektedir. Sorunu, kurgusal anlamda çözmek kolaydır. Ancak uygulama karşımıza bir duvar çıkmaktadır. Bu duvar bireycilerin düşleridir. Bireyci düşler toplumun oluşmasındaki en büyük engeldir.

Toplu taşım araçlarını sağlıklı kullanmak için en başta herkesin ortak bir görüş üzerinde buluşması gerekir. Bu görüş; “toplumu en sağlıklı biçimde nasıl yolculuk yapmasını sağlarız” görüşüdür. En başta bireyci düşler ortadan kalkmalıdır; yani herkes, yalnızca toplu taşım araçlarıyla yolculuk edilmesini onaylamalıdır. Çünkü toplum ve doğa için en uygun görüş bu görüştür. Herkes sağlıklı bir biçimde toplu taşım araçlarını kullanmalıdır. Böylelikle ne doğanın, ne kentlerin kirlenmesi, ne ölçüsüz tüketim, ne de var olan emek boşa gidecektir. Bütün bunların tasarımını gerçekleştirecek güç bilinçtir. İşte demokrasinin anlamı burada yatmaktadır: Doğruda buluşmak! Doğruda buluşmayanlar terörde, kargaşada, şiddette buluşurlar.


Başka bir alanda örnek vermek gerekirse bu alan sağlık alanıdır. İnsanların sağlıklı gelişimi toplumsal yaşamın mutluluğu açısından önemlidir. Ancak yine bireyci düşler, kişilerin, kendi sağlıklarını dolaylı olsa da bozmakta ve toplumsal bir yara açmaktadır. Nasıl mı?

Sağlık, insan yaşamında en önemli olgudur. Sağlıklı insanlar ancak düşünebilir, üretebilir ve toplumsal yaşamın gerçekleşmesine katkıda bulunabilir. Sakat ve sağlıksız bireylerin toplumsal yaşama katacak pek de bir şeyi yoktur. Oysa en başından işi çözmek kolaydır. Kolaylık yine kurguda kalmaktadır; çünkü bireyci düşler buna engel olmaktadır. Kişiler bireyci düşleri doğrultusunda nesnelere konmak için her türlü olumsuzluklara katlanarak yaşarken, toplumsal yaşamı olumsuzluklara sürüklemektedir. Örneğin “varsıl olma düşü” kuran birinin usunda evler, arabalar, kadınlar/erkekler, yazlıklar, yiyecekler-içecekler, vb. geçmektedir. Bunlara konmak için her türlü olumsuzluğa boyun eğmekte ve kendi düşleri için başkalarına köle olmaktadırlar. Bir fabrika işçisini düşünürsek; yıllarca zor koşullar altında çalışması gerekecek; yetmeyecek ağır mesai altında gecelere dek çalışmak zorunda kalacak; yetmeyecek fabrikanın bozuk yemeklerinden yıllarca yemek zorunda kalacak; yetmeyecek havasız ve pis ortamı solumak zorunda kalacak; yetmeyecek yazın sıcaktan, kışın soğuktan dönecek; yetmeyecek yeri geldiğinde maaşını alamayacak, sigortasız çalışacak. Bu zor koşullar altında çalışması kişinin sağlığını kısa sürede bozacak ve emekli olmadan dahi ölümün eşiğine gelecek. Oysa sonunda ne varsıl olmuş, ne de düşlerine kavuşmuştur kişi. Hem sağlık bozulmuş, hem yaşamını karanlıklar içerisinde geçirmiş, hem de başkalarını, sömürülmek koşuluyla varsıl yapmıştır. Oysa toplumsal çıkarların peşinde koşan kümler ne sağlıklarını yitirecekler, ne ağır şartlarda çalışmak, ne sömürülmek zorunda kalacak ne de yaşamlarını karanlıklar içerisinde geçireceklerdir.


Şimdi denilecektir ki, kapitalist bir sistemde bunlar doğal şeyler. Evet, doğal şeyler; ancak kapitalist sitemi yaşatan bizzat bu düşleri kuran ve aynı sürede sömürülen bu yığınlardır. Bireyci düş kurmayanların; düşünceden, bireyden, toplumdan yana duranları kimse sömüremez ki; gerek de yoktur. Birey; nesnel gereksinimi en az indirmiş, düşünsel isteğini doruğa çıkarmış kişidir. Düşler kurup da bu düşler uğruna sömürülmeyi göze alamaz düşünebilen birey. Gerekirse evlenmez, arkadaş/dost edinmez, yalnız kalır ama yine de sömüremez onu kimse… Herkes “toplumsal yaşam” özlemi çekebilse sorun çözülecektir. Toplumsal doğruda buluşmak toplumu ve bireyleri mutluluğa götürecektir. Bu ise evrimsel sürece bağlı bir olaydır.

Toplumsal yaşamı yaşatan başka bir öğe ise tarım sektörüdür. Tarım sektörü toplumun temel taşlarını oluşturur. Ancak bireyci düşler yine karşımıza bir duvar gibi çıkmakta ve tarımda gerçekleşen üretimi olumsuzluklara sürüklemektedir.


2. Tarım Şurası’nda şöyle denilmektedir:


“Türkiye’nin bir arazi kullanım planlaması çerçevesinde sektörel önceliklerini belirlemesi ve bu
kapsam içerisinde tarımsal arazilerin kullanımının planlanması, toprak ve su kaynaklarının korunarak geliştirilmesi, üretim planlaması yapılması, etkin bir üretici örgütü yapısının kurulması, sağlıklı pazarlama kanallarının oluşturulması, tarım sanayi bütünleşmesinin sağlanması, çiftçi ve teknik elaman eğitimi, sağlıklı tarımsal veri tabanının oluşturulması; sektörün önündeki öncelikli çalışma alanlarıdır.”

Türkiye’nin sosyo-ekonomik özellikleri açısından son derecede önemli bir sektör olan tarım sektörünün, planlı bir kalkınma ilkesi doğrultusunda geliştirilmesi gerekmektedir. Bu, aynı zamanda, “eşanlı gelişme” ilkesi doğrultusunda, ülkenin bütüncül kalkınması açısından da bir zorunluluk taşımaktadır.” [3]


Bir ülkenin bütüncül kalkınmasını kimler ister? Kimler bireyci istek ve düşlerden sıyrılıp bütüncül isteklere geçecektir?

Milyonlarca insan aç ve çıplak yaşamaktadır. Bütün bunların sorumlusu bireyci düş ve isteklerini
sonsuza dek kullanmak isteyen bireycilerdir.

Ülkemiz bir tarım ülkesidir. Ancak plansız ve bireyci üretim ülkemizi bir kargaşaya sürüklemektedir. Bir yıl pahallı olan bir ürün öteki yıl üreticiler tarafından cazip görülmekte ve kar uğruna bilinçsiz ve plansız bir üretime geçilmektedir; bunun sonucu olarak binlerce ton ürün çöpe atılmaktadır. Planlı üretim değil ama planlı bir kıyım yapılmaktadır. Bu kıyımın ana nedeni yine bireyci düş ve isteklerdir. Üreticiye bağlanmış plansız bir üretim/kıyım kar uğruna insanları açlıklara sürükleyebilmektedir.

Üreticiler, mülkiyet iyeleri bağlı bulundukları toprakları devletin denetimi altına vermeli ve üretim devlet eliyle planlı bir biçimde gerçekleştirilmelidir. Böylelikle çöpe giden binlerce ton ürün milyonlarca aç-çıplak insanı karnını doyuracaktır. Oysa bireyci istek ve düşler bu kurgusal düşünceyi gerçekleştirmeyi engellemektedir.


Son olarak başka bir yaraya basmamız gerekecek: Deprem sorunu!

Deprem dediğimizde yalnızca yıkılan evler usumuza gelmemektedir kuşkusuz. Derin toplumsal yaralar açan deprem felaketlerinin ve acılarının ana nedeni bilinçsizliktir. Bireycilerin düşleri yine her şeyde olduğu gibi toplumsal yaşamın önünde en büyük engeldir. Şöyle denir:

“Türkiye’yi özellikle 1950’lerden sonra tutsak alan "sanayide ve kentleşmede plansız yer seçimi süreci ve buna bağlı olarak 1980'lerden sonra doruğa çıkan arsa ve arazi rantına endeksli imar ve yapılaşma kararlan bu büyük can kaybı ve yıkımın temel! nedeni olarak saptanmıştır.”[4]

Bireyci çıkarcıların yaşamları toplumu yok etme üzerine kuruludur. Çıkarlar her süre bireyciyi yaşatmak için vardır. Bireycinin amacı toplumun mutluluğu olmadığı gibi toplumun yok olması pahasına dahi çıkarlarını gözetmektedirler. Bireycilerin kafasında toplum denen olgu yoktur. Kendisinin toplumun bir parçası olduğunun ayrımında olmayan bireyciler, algılayamadıkları topluma da güdüsel olarak düşmandırlar. Düşman oldukları şey herkesin ortak mutluluk içinde yaşamasıdır.

Bir iş yapıldığında bireyciler kendi ceplerini dolduracak olan paraya bakarlar. Bireycilere bırakılan her toplumsal görev her süre olumsuzluklarla sonuçlanacaktır. Tıpkı depremlerde olduğu gibi, tıpkı ulaşımda olduğu gibi, tıpkı tarımda olduğu gibi…

İşte demokrasiyi ellerimizle kavranacak biçime sokmamız için bireycilerin birey, toplulukların toplum beyinlerin ise bilinçli olması gerekmektedir. Bugünkü evrimsel sürece baktığımızda bunun olanaklı olmadığı görülecektir. Ne zaman bireyciler birey olup kafalarında toplum denen olgu oluşursa o süre demokrasi yeşerecek ve topluluksal yaşamdan toplumsal yaşama geçilecektir.

Kaynaklar:

[1] http://kisi.deu.edu.tr/mert.cubukcu/pdf/Cubukcu_2006.pdf

[2] http://arsiv.mmo.org.tr/pdf/11189.pdf (Kentsel Ulaşımda Karayolu Ve Raylı Taşıma Sistemlerinin Bazı Önemli Faktörlere Göre Karşılaştırılması, Yrd.Doç.Dr. Mahir Gökdağ)

[3] http://tarimsurasi.tarim.gov.tr/2.komisyon.pdf (II. Tarım Şurası)

[4]http://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/4334c131c781e2a_ek.pdf?dergi=HABER%20B%C3%9CLTEN%C4%B0

NEDEN PARA PEŞİNDE KOŞARSINIZ?

Biri konuşuyor!
Öteki diyor ki: “Söylediğin peş para etmez.”
Para edecek söz gerekli; yalnızca para edecek söz değil!
Para edecek eylemlerde bulunulmalı.
Örneğin kitap okunmalı: Para edecek türden.
Örneğin okula gidilecek: Para getirecek türden.

Neden para peşinde koşuyoruz da,
Neden üretim, paylaşım, eşitlik peşinde koşmuyoruz.
Çünkü bunlardan ürküyoruz, ürperiyoruz, tedirginiz.
Peki neden?

Yaşamı algılayamıyoruz.
Algıladığımız kısım, baktıklarımız kadar.
Neye bakıyoruz: Nesnelere!

Para istiyoruz çünkü nesneleşiyoruz.
Baktıklarımız-laşıyoruz.
Baktıklarımız ne ise, biz de o olmak istiyoruz.
Baktıklarımız düşlediklerimiz kadar.
Düşlediklerimiz aciz ve çaresizliğimiz kadar.
Aciz ve çaresizliğimiz bilinçsizliğimiz kadar.

Ne denli din; o denli nesneleşmek.
Ne denli din; o denli sahiplenmek.
Ne denli din; o denli rekabet, yarış.

Para istiyoruz: Bilinçsizliğimiz nesneleşsin diye.
Para istiyoruz: Düşlerimiz nesneleşsin diye.
Para istiyoruz: Baktıklarımız nesneleşsin diye.

Nesneleşenlerimizi ancak biçimlendirebiliriz.
Biçimlendirdiklerimiz bize haz verir.
Hazlar acizliğimizi, çaresizliğimiz örter.

Para nesneyi; nesne biçimlendirmeyi; biçimlendirme hazzı getirir.
Biçimlendirme sömürmek demektir.
Biçimlendirmek parçalamak demektir.
Biçimlendirmek yok etmek demektir.
Biçimlendirmek öldürmek demektir.

Sömürmekten, parçalamaktan, yok etmekten, öldürmekten haz alırız.
Para nesneyi getirecek ki hazlarımızı yaşayalım.
Kimse para istemezdi, para sevgiyi getirseydi.
Sevgi biçimlendirilemez.
Biçimlendirilemeyen: sömürülemez, parçalanamaz yok edilemez, öldürülemez.

Para ve haz birlikte yaşarlar.
Rekabet için, yarış için…
Neden rekabet ve yarış?
Bir aslan bir geyik misali…
Birbirini yiyenler doğada vardır.
İnsanoğlu doğasında olmamalıdır bu.
Peki, hangi hayvanlar rekabete girer, yarışa girer?

Yarış ve rekabet birbirlerini sevmeyenlerin arasında vardır.
Sevgi var ise, orada rekabet, yarış yoktur.
Sevgiyi kimse rekabete sokamaz, yarıştıramaz.
Çünkü sonunda nesneleşmez sevgi.
Her rekabet ve yarışın sonunda nesneye konmak vardır.
Nesneye konmak için birilerinin ezilmesi, birilerinin ise üste çıkması gerekir.

Kişi tanrılaşmak ister para ile.
Tanrı kişinin vardığı en üst seviyedir.
En üst seviye; herkesi sömürmek ve acıya boğmaktır.
Kişi düşünde tanrı yaratarak kendini tanrılaştırır.
Ancak tanrı kavramı acımasızlığı bu denli masum hale getirebilir.
Çünkü herkes tanrı olmak istiyor.
Herkes olmak istediğine boyun eğiyor, ses çıkarmıyor.
Ses çıkarmayacak ki,
Bir gün kendisi sömürürse, başkası da ses çıkarmasın.

Düşünde tanrıyı yaratanlar, kendi düşünü yaratır.
Düş düşü yarattığı an insanoğlu azgınlaşır.
Yok eder, öldürür, parçalar, sömürür.
Çünkü sinirleri doğayı, evreni algılayacak denli işlememektedir.
Algılayamamanın acısını hazlarıyla hafifletmeye çalışılar.

Para düşü, tanrı düşü, sonsuz yaşam düşü kurarılar.
Düş kurdukça sömürür, parçalanır, yok olurlar.
Kendilerini kaybederler.
Nesneleşirler.
Nesneleştikçe birbirlerini yerler!
Geyik aslan misali…

Para peşinde koşmalıyız; aslana yem olmamak için,
Parayı elimize geçirince aslan olur; geyiği kendimize yem ederiz.
Kendi kendimizi yeriz.

Para peşinde koşmalıyız; yarışta geri kalmamak için.
Parayı ele geçirince öteki yaşam düşünü güçlendirmeye çalışırız.

Para peşinde koşmalıyız.
Sevgisiz beynimizi nesneleştirmek için.

Bilinç ve sevgi para istemez.
Üretmek, paylaşmak, eşitlik ister bilinç: toplum için.

Para kalkacak toplum oluşunca.
Herkesin isteği, mutu olması olacaktır başkaların.
Kimse kendini tanrılaştırmayacak, nesneleştirmeyecek.

Evrim, bilinci doğurunca…
Göklerden mutluluk yağacak.
Sular geçecek meyve bahçelerimizde,
Sevgi çoğalacak,
Güneş ışığını söndürünceye dek!

EVLİLİK SEVGİ VE BİLİNÇ

Namus Cinayeti: Bu Kez Tersi Oldu

Geçen günlerde bir olay yaşandı. Haber şöyle:
Prof. Dr. Olcay Aydıntuğ Tiryaki, hukuk öğrencisi kızı tarafından boğazı kesilerek öldürüldü.
Kızı, "Hakarete uğradım, öldürdüm" dedi.
Savcıya ifade veren Aydıntuğ, annesinin sürekli olarak kendisini aşağıladığını, “yine kimin koynundaydın” şeklinde hakaretlerde bulunduğunu, olay anında da bu tür hakaretleri tekrarlayınca kendini kaybettiğini söyledi.
Bu konu üzerinde çok düşünmek gerek…
Yıllardır doğu bölgemizde ve de gerici çevrelerde sık yinelenen bir olay, bu kez tersinden karşımızı çıktı.
Kızı annesini öldürdü. Niçin: Namus için mi?
Bir düşünelim:
Prof. Dr. Olcay Aydıntuğ’un kızı değil de, oğlu olmuş olsaydı, kızına söylediklerini oğluna da söyler miydi?
Bu sorunun yanıtını uzun uzun düşününce şöyle diyebiliriz: Hayır söyleyemezdi.
Neden?
İnsanlar evleniyorlar. Niçin: mutlu olmak için.
Nasıl bir mutluluk bu: bireyci mutluluk!
Daha sonra bir çocuk yapmak istiyorlar ve bireyci mutluluklarını daha da arttırmak istiyorlar.
Çocuk doğuyor.
Doğuyor ancak başına geleceklerini bilmiyor.
Anne-baba bir çocuk doğururken aynı sürede bu çocuğu öldüren kişi de oluyorlar. Her anne-baba kendi çocuğunun katilidir. Çünkü her doğum bir ölümle sonuçlanacaktır.
Anne-baba bireyci mutluluklarını, çocuklarını sahiplenerek ve kontrol altına almaya çalışarak kendilerini tanrılaştırıyorlar. Sanıyorlar ki o çocuk onlara aittir. Oysa çocuk, bir bireydir ve kimseye ait değildir. Çocuk olsa olsa toplumundur. Çünkü her eylemi, her yapıp etmesi toplumu etkilemekte ve böylece toplumun bir parçası haline gelmektedir.
“Yine kimin koynundaydın” demiş annesi. Kızını bağrına sevgiyle basmayan, onunla iletişimi sağlıklı olmayan, kızını kötü işlere alet eder gören bir annenin sözü olabilir ancak bu söz.
Aileler çocuk yetiştirmenin, yaşamanın, mutluluğun, sevginin, paylaşmanın ne demek olduğunu bilmiyor. Bilmediği içindir ki, çocuklarını bir mal, başkasının koynuna düşmüş bir leke olarak görüyorlar.
Aile-çocuk ilişkisi nasıl olmalıdır?
Kendi kendimize en başta şunu sormamız gerekiyor: Niçin evleniyoruz, niçin çocuk yapıyoruz?
Evlenmek, topluluklarda belli bir yaştan sonra gereklilik olarak görülüyor ve geç kalındığı durumda bir dış/sosyal baskıya dönüşüyor. Bilinci gelişmemiş olan topluluklar çoğu süre baskıdan dolayı evlenmek zorunda kalıyorlar. Evlenmemek, kişide baskı oluşturmasa bile dışarıdan korkunç bir baskıya karşı karşıya kalmaktadır.
Günümüzde evlilik, böyle bir baskı ortamında gerçekleşmektedir. Dış/sosyal baskının olmadığı bir ortamda kuşkusuz evlilik sayısının azalacağı gibi, evliliklerin kısa süreceği de açıktır. Evlilik; anarşinin, kargaşanın zorunlu baskısı altında gerçekleşmektedir. Bunun altında yatan başka bir neden ise sermaye sahiplerinin bu baskıda aracılık yapmalarıdır. Her evlilik bir ev, bir araba, bir televizyon, bir buzdolabı, bir çamaşır makinesi vb. vb demektir. Evlenen çiftler sermaye sahipleri için bir pazardır. Evlilik, kişileri baskı ile sermaye sahiplerine harcatırken, kişiler ekonomik yetersizlikleri karşısında aç, yoksul bir yaşama çocuklarla birlikte adım atmaktadır. Ekonomik yetersizlikler içinde ve sosyal baskının olduğu bir ortamda gerçekleşen evlilikler, kişileri zorunlu olarak sömürüye açık hale getirmektedir. Evli çiftler, sosyal baskı nedeniyle sevgisizliğe, iletişimsizliğe ve şiddete bağlı olan evliliklerini sürdürmek için çalışmak zorunda kalmaktadırlar ve bu da kişileri zorunlu olarak sermaye sahiplerinin kölesi yapmaktadır. Evlilik sosyal baskı ile sermaye sahiplerinin sömürüsü arasında sıkışmıştır. Düşük ücretle en zor işlerde çalışmak zorunda kalmalar, zorunlu olarak sömürüyü de yaşatmaktadır. Oysa kişi, bilinç boyutuna ulaşsa dış/sosyal baskıyı tanımayacak ve zorunu olarak da sermaye sahipleri tarafından sömürülmeyecek ve bu sömürünün sürekliliğini de sağlamayacaktır. Oysa sosyal baskıdan dolayı evlenmek zorunda kalan eşler, birbirlerinden ayrılamayacağından ve bu evliliği sürdürmek zorunda kalacaklarından kendilerini sermaye sahiplerinin kucağına atmaktadırlar.
Evliliğin başka bir nedeni şehveti gidermektir. Birbirini sevmeyen, birbiriyle konuşmayan çiftler yalnızca şehvetlerini gidermek için evli kalmaktadırlar. Dış baskı ile de birbirlerinden ayrılamayan bu evlilik sonra çatışmaya, sonra şiddete ve daha sonra yok edilmelere neden olmaktadır. Görücü usulüyle veya evlenmek zorunda kaldıkları için evlenenler dış baskıdan kurtulduklarını sanırken, iç şiddetle karşı karşıya kalmaktadırlar. Çünkü evliliğin bağları sevgiye bağlı olmadığı ve bir süre sonra şehvetin büyüsü kaybolmaya başladığı an evlilik şiddete, şiddet ise ölümlere yol açmaktadır.
Evlenmek zorunda kalanlar bir süre sonra çocuk sahibi olmak isteyecek ve aralarındaki olmayan sevgiyi bir bakıma yaratmaya çalışacaklardır. Oysa bir süre sonra çocuk da eşlerin sevgi bağını oluşturamayacak ve çiftler yine –çocuğu da içine katarak– şiddeti sürdüreceklerdir. Dış baskı olmasa ve ekonomik çöküntü içine girmeyeceğini bilseler hemen ayrılacaklardır. Oysa arada çocuk var iken ayrılmanın da bir anlamı kalmayacaktır. Sevgisiz bir evlilik sevgisiz bir çocuğu çiftler arasında bir bağ yaparken, eşler ve çocuklar hiçbir süre bu olumsuzlukların nedenini de anlamayacaklardır. Çünkü bilinç sahibi olmayanlar her süre ne yaptığını ve niçin yaptığını anlamazlar.
Şiddet bir bakıma sevgiye bağlı olmayan bağları yatıştırma aracı olarak görülmektedir. Şiddet ile çiftler, birbirlerine yaklaşmaktadırlar. Acıda buluşan çiftler, dış baskıyı şiddetle kapatmak ve ekonomik çöküntüye böylelikle bir neden yaratmaktadırlar. Başka bir neden de yaratmışlardır: Kader.
Bilinçsiz bir topluluğun kaderi budur! Peki, bilinçli bir toplumda aile nasıl olmalıdır?
Herkes sevgiden söz etmektedir. Peki, bunca para, mülk peşinde koşanların insanlığını hatırlayıp birbirlerini sevmesi olanaklı mıdır?
Sokakta el ele tutuşanlara bir bakın. Gerçekten de birbirlerini seviyorlar mı? Şehvete bağlı bir birliktelik ne denli gerçekçi olabilir.
Bugün evli çiftlere bir anket uygulansa % 99’unun birbirini sevmedikleri görülecektir. Çünkü sevgi ile, bilinç ile bir arada değillerdir. Onları bir arada tutan şehvetleri, ekonomik yetersizlikleri ve dış/sosyal baskıdır.
Peki, bilinçli bireylerin evlilikleri neye bağlıdır: kuşkusuz sevgiye…
Sevgi nedir?
Sevgi, yaşam amacı bireyci çıkar olmayanların; evreni, doğayı anlamaya çalışanların yaşama haykırışıdır. Bilinçli insan ancak sevgi duyabilir. Bilinçli insanın amacı toplumun mutluluğudur. Toplumun mutluluğunda buluşanlar ancak birbirlerini sevebilir ve evlenebilirler.
Bilinçli birey, çıkarcılara katlanamaz; şehveti, çıkarları uğruna sevmediği biriyle birlikte yaşayamaz. Bilinçli birey, sosyal/dış baskıya aldırış etmez. Çıkarcılarla bir aradan olmaktansa ölmeyi yeğler.
Bilinçsiz bireyciler evlenseler ve birlikte olsalar bile her süre aralarında şiddeti yok edemeyecekleridir. Şiddetin kaynağı bilinçsizliktir, aşırı isteklerdir, hazlardır.
Birbirlerini sevmeyen çiftler; örneğin erkek, belli bir süre sonra bu evlilikten soğuyacak ve var olan şehvetini dışarıdaki güzel bayanlara çevirecektir. Aynı biçimde kadın da –ortamı uygunsa– bu davranışta bulunacaktır.
Bilinçsizlerin evliliklerini bir arada tutan üç olgu vardır:
1- Sosyal baskı
2- Ekonomik yetersizlik
3- Kader inancı

Bütün bunların kaynağı bilinçsizliktir. Bilinçsizliğin kaynağı insanın doğal evrim sürecidir.
Şiddetin başka bir boyutu daha vardır. Özellikle töre cinayetlerine neden olan bir olgu: Kızlık zarı!
İlhan Arsel, Şeriat ve kadın adlı yapıtında bu konu ile ilgili şunları yazıyor:
“Eskiden olduğu gibi bugün dahi bekâret sorunu, kişileri, aileleri ve toplumu huzursuz kılan ekonomik ve sosyal bakımdan fevkalade olumsuz sonuçlar doğuran bir şeydir. Müslüman inancı odur ki, “kızlık perdesi”, kadının safiyetinin, temizliğinin ve namusluğunun işaretidir ve tanrı bunu bu amaçla önemli görmüştür.
Bundan dolayıdır ki, Müslüman ülkelerde bu sorun, “şeref” ve “hasiyet” kavramlarıyla iç içedir; ailelerin şeref ve haysiyeti kızlarının bekâreti ile kaimdir.
Ailenin her bir ferdi, başta baba ve erkek kardeşler olmak üzere, birer “bekâret jandarması” gibi iş görürler ve eğer bekâret kaybı yüzünden ailenin namusu lekelenmiş ise, bu lekeyi temizlemekle görevlidirler. Bu görev çoğu kez hem kızlarını iğfal edenin ve hem de bikri izale edilmiş olan kızcağızın (hiçbir suçu bulunmasa dahi) öldürülmesiyle yerine getirilmiş olur. Kanunlar, bu tür cinayeti işleyen kişileri genellikle korur niteliktedir. Ailenin namusunu bu şekilde temize çıkarmayan bir erkek, toplum gözünde (şerefsiz) bir insandır.
Öte yandan, bekâret denen şey aynı zamanda kızın birer mal, bir meta olarak değerini tayin eden ve bir bakıma ona “sermaye” ağırlığını sağlayan bir anlam taşır. Bekâretini yitirmiş bir kız, evlenme şansından yoksun ve evde kalmış demektir. Ona hiçbir erkek talip çıkmayacağı için, kendisi bakımından olduğu kadar ailesi bakımından da büyük kayıplar söz konusudur. Çünkü zengin ya da mevki sahibi bir damat bulmak kızın bakire olup olmamasına bağlıdır. İslam ülkelerinin en gelişmişi sayılan Türkiye’de bile, evlenecek kızın hiç erkek eli değmemiş cinsten olması aranır. Bu öylesine önemlidir ki, toplumun üst tabakasını oluşturan aileler, şu ya da bu şekilde bekâretini kaybetmiş olan kızlarının “kızlık zarını” tamir etmek için doktorlara başvururlar, büyük paralar harcarlar. Çünkü aksi takdirde, kızlarını evlendirdikleri adam, kızın bakire olmadığı an boşama yoluna gidecektir.
Evlilik merasiminin tamamlanması bakımından bekâretin varlığını etrafa açıklamak öylesine önemlidir ki, zifaftan sonra erkek tarafı, gelini muayene ederek durumu tespit eder ve sonucunu herkesin bileceği ve göreceği şekilde etrafa yayar. Kızlık perdesinin bozulduğunu kanıtlayan kanlı çamaşırları sergiler. Bazı yerlerde yeni evlilerin yakın akrabalarının, zifaf gecesi nöbet tuttukları ve ertesi sabaha kadar bekledikleri görülür.
Sadece köylerde değil kentlerde bile bu usulün uygulandığına tanık olmak mümkündür. Eğer gelinin iç çamaşırları (ya da yatak çarşafı) bu şekilde sergilenmeyecek olursa, bu tekdirde gelin derhal babasının evine iade edilir; çünkü bakire çıkmadığı anlaşılmıştır. Bundan dolayıdır ki, her ailenin en büyük endişesi ve görevi, kızlarının bekâretinin korunması alanındadır. Bu görev dinsel bir nitelik taşır. Çünkü şeriat zihniyeti , “mal” olarak değerlendirilen kadının, el değmemiş şekilde ve yeni olarak sahibine teslim edilmesini uygun bulmuştur. Bu yüzdendir ki kız çocukları, daha pek küçük yaşlardan itibaren titiz bir kontrole tabi tutulur; oğlan çocuklarına nazaran hareket serbestîleri çok daha sıkı bir şeklide kısıtlanır. Örneğin oyun oynarken yüksek yerden atlamaları, ağaca tırmanmaları, sert bir şey üzerinde oturmaları, oğlan arkadaşla baş başa kalmaları, evden uzaklaşmaları kesin olarak yasaklanır.
Fakat iş bununla da bitmez; kız çocuk biraz büyümeye başlayınca, tepeden tırnağa dek tanınmayacak şekilde örtünmeye, çarşafa sarılmaya zorlanır. Çoğu kez okula yollanmaz; yollansa bile birkaç yıllık eğitimden sonra okuldan alınıp eve tıkılır. Küçük yaşlarda kocaya verilmesinin bir nedeni de budur. Okula giden kızların bekâret kaybına uğrayacakları korkusu o kertededir ki, eğitim görmemiş bir kız, görmüş olandan daha makul ve sayılır ve daha kolaylıkla koca bulur. Çünkü bekâret kavramı Müslüman kafa için sadece fiziki bakımdan, yani sadece kızlık perdesinin yırtılmamış olması açısından değil fakat manevi bakımdan da önem taşır. Yani kızın “psikolojik” yönden de bakire olması (daha doğrusu gözünün açılmamış olması) gerekir. Özellikle seks konusunda hiçbir şeyden haberi bulunmaması, hiçbir şey okumamış ve duymamış olması koşuldur. Müslüman erkek, evleneceği kızın ilk kez sadece kendisiyle yatmış ve seksüel zevki kendisiyle tanımış olmasını dilemekle kalmaz, fakat onun fikren de “temiz ve saf” olarak koynuna girmesini ister. Oysaki okul ve eğitim, kızları bu “temizlikten ve saflıktan” uzak kılar.”
Görüldüğü gibi 21. yüzyılda bile devam eden bu uygulamalar insanlığın daha çok yol sürmesi gerektiğini göstermektedir bize. Bilinçsizliğin ürünü olan bu eylemlerin kaynağına indiğimizde karşımıza daha da korkutucu olgular çıkmaktadır.
Bilinçsizliğin ürünü olan her eylemin altında hazlar yatmaktadır. Haz kişiyi yaşam içerisinde nesneleştirir. Haz ile yaşayanlar hasta olduklarını bilmedikleri gibi kurdukları düşler ile kendilerini kandırmakta ve yaşamlarını nesneler üzerine kurmaktadırlar. Kadının da erkek için bir nesnedir. Aynı biçimde erkek de kadın için bir nesne. Neyin nesneni, haz almanın…
Erkek egemen topluluklarda kadın her süre ezilmeye tutsaktır. Bu yüzden erkeğin kadın üzerine olan etkisi büyüktür. Ancak bu, işin görünen yüzüdür. Aslında bilinçsiz kadın ve erkek aynı noktada buluşmaktadırlar. Şiddette bile ortak haz aldıklarını yaşamları sürelerince göstermektedirler.
Kadın erkek için bir maldır. Mal alınıp satılabilir. Ancak alınırken temiz olmalı, satılırken veya bırakılırken pis olmalıdır. Hazzın temelinde bu yatmaktadır. Al kullan ve öldür. Temiz bir kadın kızlık perdesi ile ilişkilidir. Çünkü hazın kaynağı orasıdır. İlk olmak ve yok etmek. Hayvansal bir güdü ile eylemde bulunanların bilinçsizliğinin boyutları çok ama çok geniştir.
Bilinçsizler güdüleriyle yaşar. Güdünün kaynağında haz vardır. Hazın özelliği yok etmekten geçmektedir. Yok etmek ve kirletmek hazzı yaşatan nedenlerdir. Haz ile yaşayanlar birbirlerini asla sevemezler. Sevgi haz ile yaşayanlar için boş bir şeydir. Çünkü haz nesneleştirilemez. Nesneleştirilemeyen her şey bilinçsizler için bir anlam taşımaz. Çünkü nesneleştirilen şey ancak yok edilebilir. Yok edilemeyen her şey bilinçsizler için bir boşluktur, tanımsızdır. Evliliği, şiddeti ve sevgiyi bu bağlamda görmemiz gerekir.

KURAN’DA VAR OLAN YASAKLAR

Son günlerde şeriatçı çevreler özgürlüklerden söz eder oldular. Laik! Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulanan kuralların kendi özgürlüklerine karşı bir kısıtlama olduğunu ve bunlardan kurtulmamız ve özgürlükleri genişletmemiz gerektiğini söylemeye başladılar. Örneğin erkekler tarafından kızlara giydirilen türbanın üniversiteye girmesini istiyorlar ve bunun bir özgürlük olduğunu vurguluyorlar. Türbanın üniversiteye girmemesini yasak olarak görüyorlar.

Oysa türbanın, Kuran’ın bir yasağı olduğunu düşünmüyorlar. Çünkü şeriatçı çevreler Allah’ın emrini yasak saymazlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin, yani insanların koyduğu kurallar yasak oluyor da Allah’ın koyduğu kurallar neden yasak sayılmıyor. Demek ki Allah, insanlardan daha önemli ve daha önceliklidir. Laiklik burada devreye giriyor ve şöyle diyor: Allah veya başka bir tanrının veya Allah’tan geldiği varsayılan sözlerin toplum için hiç bir önemi yoktur. Önemli olan insanların/devletin koyduğu kurallardır.

Kuran’da bulunan nice yasağı neden şeriatçı çevreler yasak olarak ve özgürlüklerine bir kısıtlama olarak görmezler. Aslında şeriatçı olmayan çevreler Kuran’ı böyle algılarlar. Böyle algılamalarından dolayı kuşkusuz özgür olamazlar. Ancak şeriatçı çevrelerin devletin kurallarına yasak demeleri ve kuranda bulunan kuralları yasak olarak görmemeleri bir çelişkidir.

Kumar yasağı

Kuran’ın Türkçe açıklamasını okuyanlar görecektir ki, inananların uyması gerektiği belirli yasaklar vardır.
Bunlardan biri kumardır. Türkiye'de milli piyango, kazı kazan, sayısal loto, şans topu, on numara, süper loto, ganyan gibi şans oyunları adı altında açıktan kumar oynatılmaktadır. Kumarı oynatan devlet, oynayan ise kendilerine Müslüman denen kişilerdir. Kuran’da yasaklanan kumara neden kimse karşı çıkmıyor. Türkiye’de bu oyunları oynayanların sayısını devlet istatistik olarak vermiyor, vermiş bile olsa ben bulamadım. Ancak 73 milyon nüfuslu Türkiye’de en az 15 milyon kişi bu oyunları oynamaktadır. Bu rakam Türkiye’nin % 20 sini oluşturmaktadır. % 99’u Müslüman bir ülkede nasıl olurda bu denli insan kumar oynar.
Kuran’da geçen ayet şöyledir:

Maide 90 - Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.

Şimdi bir düşünelim! Devletin başında bulunan hükümetteki partiye oy verenler hükümetin bu oyunları oynatmasına ve her geçen gün bu oyunları çoğaltmasına neden karışı çıkmıyorlar; bile bile neden o partiye oy vermektedirler. Türban kuranın emridir de, şans oyunları adı altında oynatılan kumar yasağı kuranın emri değil midir?

Hükümetin kendi eli ile halkına oynattığı kumara neden iktidardaki partiye oy verenler karşı çıkmazlar. % 47’lik bir kesim eğer kumar oynamıyor ve Kuran’ın emrini uygulamak istiyorsa neden buna alet olmaktadırlar. Kuranın türban emrini yerine getirenler neden hükümetin kumar oynatmasına karşı çıkmamaktadırlar.
Kuşkusuz hükümet şans oyunları adı altında oynanan kumarı halkın yoksulluk, çaresizlik, açlık, vb. durumlar karşısında bir umuda sarılması için pompalamaktadır. Halka yapılan bu zülüm, haksızlık, açlıktan ölen çocuklar, zenginlerin yaptığı israf, yoksulluktan doğan cinayetler, yenen yetim hakları, kula kulluk eden düzenin yaratılması, haram yoldan edilen kazançlar, faiz yemek, vb. eylemler Kuran’a göre yasak ise neden bunları yapan hükümetler bu denli oy almaktadır?


Faiz yasağı

Türkiye’de neredeyse herkes zengin olma düşüyle tutuşmaktadır. Peki, nasıl zengin olunur. Gökten para yağmadığına ve çalışarak zengin olunmayacağına göre, çeşitli yöntemlerle zengin olma düşleri kurmaktadır. Bir alınıp beşe satılan mallar, eroin/silah kaçakçılığı, adam öldürme, kalpazanlık, kaçakçılık, şans oyunları vb. yöntemler zengin olmak için en uygun yöntemlerdir. Dürüst insan, hiçbir süre zengin olmaz, olmak istemez. Zengin olma yolu bir tane daha var ki, o da faizdir. Faizcilik kurana göre yasaktır. Ayetler şöyle:

Bakara 275- Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar.
Maide 130- Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Ali İmran 130- Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.

Oysa kendilerine Müslüman diyen milyonlarca insanın parası bugün bankalarda faize yatırılmış durumdadır. Türbanın yalnızca üniversitelerde değil, her kamu kuruluşunda yasak olmamasını savunan ve bunun bir Kuran’ın emri olarak görenler, neden “faiz yemeyin” emrine uymazlar. Neden faizle iş yapan hükümeti veya hükümetleri her defasında destelerler. Kuran’da yalnızca türban emri mi var? Kuran’daki “türbansız gezmemelisin” yasağına evet de, “faiz yeme” yasağına hayır mı? Bu nasıl bir inançtır ki birine evet, ötekine hayır.
Bunun yanında türbanın üniversitelere girmemesini yasak olarak görenler ve her defasında özgürlükleri savunanlar, kuranın yasaklarına neden ses çıkarmazlar. Kuranın kendi özgürlüklerine kısıtlama getirdiklerini neden söylemezler. Kuşkusuz bu “Allah’a karşı gelmek olur” diyeceklerdir. Peki, faiz yerken, şans oyunları adı altında kumar oynarken Allaha karşı gelmiş olmuyor musunuz?

Yahudileri, Hıristiyanları ve Kâfirleri Dost Edinmeyin Yasağı

Bugün Türkiye’de türban yasağı var diyenler, bireyci özgürlükleri savunurken, kuranın yasaklarına ve özgürlükleri kısıtlayıcı emirlerine nedense ses çıkarmamaktadırlar.
Örneğin:
Ali İmran 28: Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin ve onu her kim yaparsa Allah'dan ilişiği kesilmiş olur, ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Bununla beraber Allah sizi kendisinden korunmanız hususunda uyarır. Nihâyet gidiş Allah'adır.
Nisa144- Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Maide 51- Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.
Allah hem kâfiri yaratıyor hem de müminlerden onları dost edinmemeleri için ayetler indirir. Kuşkusuz bu durum yüzyıllarca önce yazılmış olan ayetlerin kendi ortamında değerlendirilmelidir. Ancak iş çığırından çıkmıştır. Yasakları kaldırmak isteyenler kuranın yasaklarını da kaldırabilecekler mi?


Domuz Yemeyin Yasağı

Al sana bir yasak daha… Kim kaldıracak bu yasağı. Özgürlükleri savunanlar neden bu yasağı kaldırmıyor. Ayetler şöyle:
Nahl 115- O size ancak ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Her kim bu haram şeyleri yemeye mecbur kalırsa (başkasının hakkına) saldırmadan ve aşırı gitmeden yiyebilir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.
En’am 145- De ki: "Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, veya akıtılmış kan, yahut domuz eti - ki bu gerçekten pistir yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvan olursa, bunlar haramdır. Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir)" Çünkü Rabbin çok bağışlayandır, merhamet edendir.

Son olarak Örtünme Yasağı

Ayet şöyle:

Nur 31- Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.

Şimdi biraz düşünelim! Kuran, Müslüman kadınlara bir yasak getiriyor ve diyor ki: “Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.”
Burada sözü edilen kuşkusuz kadının görünen kısmalarının kapanmasıdır. Kısacası “açık gezmeyin” yasağı vardır. Bu bir yasaktır! Bu yasağı görmezden gelip de, Türkiye Cumhuriyeti’nin koyduğu kuralları yasak ve özgürlüklere karşı kıtlama sayanlar, kendi kafalarına örttüklerini yasak ve özgürlüklere kısıtlama olarak görmezler. Çünkü Allah devletten/toplumdan üstüdür. Dini emirler yasak sayılmıyor, devletin kuralı yasak sayılıyor. Kuşkusuz sorun, yasak olup olmaması değil, sorun eşitsizliği, sömürüyü, kargaşayı yaşatmaktır. İstediğiniz biçime girin.
Ancak eşit bir toplum bir gün yaratılacaktır. Bilinç bugün bunu yalnızca söylüyor; ileride yüzyıllarda gerçekleştirecektir.

LAİKLİK; İNANCI BEYİNDE KIRMAKTIR!

Laiklik kimi ilgilendirir?
Laikliğin kökeni nerededir?

Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir.

Peki, sekülerizm ne demektir?

Sekülarizm, sekülerlik, dünyacılık veya sekülerizm Latince'de "nesil", "periyod" (zaman dilimi) anlamına gelen, zamanla Hıristiyan Latincesi'nde "dünya" anlamında kullanılmaya başlanan sæculum’dan türemiştir.

Öz bakımından birbirini tamamlayan veya birbiriyle örtüşen bu iki kavram insan için ne anlam taşıyor?

Kuşkusuz kavramları yaratan insandır. Kavramlar insanların usunda biçimlenir ve yaşama öyle aktarılır. Laiklik ya da öteki adıyla sekülerizm, insan usunda, dünyanın nesnel biçimlenişidir. Nedir bu biçimlenme?

İnsan yaşadığı ortamı kendi bilinci kadar algılayabilir. Bilinç ile yaşamı algılama arasında doğru bir orantı vardır. Laiklik/Sekülerizm bilincin belli bir noktasından sonra insanın usunda oluşan düşünceler ağıdır.

Nedir bu düşünceler ağı?

Düşünmek yalan ile doğrunun ayrıldığı yerde başlar. Daha doğrusu kişi, doğru ile yalanı birbirinden ayırmak istediği an düşünmeye başlar. Düşünmek, aynı sürede kişinin doğruyu araması ve bu doğruya yönelmesidir. Kuşkusuz bu doğru görünen, duyulan, algılanan; kısaca deneyle/bilimle varılan doğrudur.

İşte bu deneysel/bilimsel doğruları arayan kişi düşünme eylemine geçmekle birlikte laik/seküler bir insan olma yolunda da adımlar atmıştır.

Bu açıklamaların ışığında laiklik/sekülerizm ne demektir?

Laiklik/Sekülerizm, insan usunda bilincin, bilimsel/deneysel doğruyu aramsı, yalanları us’ta yok etmesi ve doğruya yönelmesidir.


İnsan doğruya yönelendir.
Peki, nedir insanın yönelmesi gereken doğrular…

Örneğin bulunduğunuz ortamdaki sıcaklığı ölçmek istiyorsunuz. Herkesin kafasında bir ses... Oysa hangisi doğru? Örneğin bir seranız var. Bu serada bulunan bitkiler belli bir sıcaklık değeri arasında büyüyebilecektir. Peki, o sıcaklık değerini nasıl ölçeceğiz. Kuşkusuz bilimle/teknikle… Doğru değeri bulmak için ölçüm aleti yani termometreyi kullanmamız gerekir. O, şunu dedi; bu, bunu dedi pek de önemli değil. Önemli olan tek doğru vardır ve insana düşen görev de bu doğruyu bulmaktır. Doğru bireyleri toplum çatısı altında birleştiren tek nedendir.

İnsanın doğruya yönelmesi için beynini yalanlardan arındırması gerekir.

Yalanlar beyni karmaşaya düşürür; doğru ve yanlışın ayırtına varılmasına olanak tanımaz. Yalanlar pencerenize dolanan sarmaşıklara benzer. Öylesine dolanır ki, gözleriniz doğruyu göremez hale gelir.

Laik birey işte bu pencereden her yönü görmeye çalışan insandır. Çıkarları için yaşayanlar yalanların bir sarmaşık gibi pencerelerini sarmasını ister. Çünkü ne denli karanlık olursa yaşamı, o denli o karanlıkta pay kapmaya çalışır.

Laik bireyin aklında yalnızca toplum vardır. Toplumun çıkarı ne ise laik bireyin çıkarı da odur.

Toplumun çıkarları nelerdir?

Toplum insanların eşit bir biçimde mutlu yaşayacağı canlı bir varlıktır. Bu varlık üretim, paylaşım ile beslenmez ve eşitsizliğe sürüklenirse orada kargaşa başlar.

Kargaşanın olduğu yerde ne insanlar mutlu olabilir ne de gelecekten umutla söz edilebilir.

Böyle bir ortamda düşler devreye girer.

Bu dünyadan umudunu kesenler çoğaldıkça öteki dünya düşü de çoğalır.

Öteki dünya düşünün altında yatan gerçekler vardır…


ÖTEKİ DÜNYA TASARIMI

Öteki dünyayı düşlerinde tasarlayanlar bu dünyadan umudunu kesmiş insanlardır. Bu dünya bir sınamadır. Bu dünyada acı çekilir; öteki dünya da ise –sevabın çoksa- cennette sonsuz bir mutluluk olacaktır.

Öteki dünyada kim yemek yapacak, kim tarlayı sürecek, kim ekmek yapacaktır? Cennette yiyeceklerden, içeceklerden söz ediyorlar. Peki, bu yemekler/içecekler nereden girip nereden çıkacaktır. Tuvaletleri kim temizleyecek, kanalizasyonlar nereye akacak?

Öteki dünya öylesine matrak olaylara sahne olacak ki; birbirini öldüren Müslümanlar karşılıklı şehit olarak cennette buluşacaklar. İkisi de Allah için savaşmış ve bu uğurda şehit olmuştur. Orada: “iyi ki birbirimizi öldürdük de şehit olup cennete düştük” mü diyecekler.

Öteki dünya tasarımı tam bir komedidir ki; nice oyunlara konu edilmiştir. Uyumak ve uyuşmak isteyenlerin çocukça düşleri çok ciddiyetli bir biçimde tüm yeryuvarlağını bugün sarmış ise, insanlık bu uğurda daha çok şey yapacağa benziyor…

Öteki dünya düşü kuranlar bu dünyada çıkarları için yaşayanlardır. Düşünceyi, bilgiyi, bilimi kendine klavuz edinmiş birinin, kuşkusuz böyle çocukça düşlerin batağında çırpınması olanaksızdır. Düşleri, iyi irdelediğimizde göreceğiz ki; düşler, kuranların amaçlarını yansıtmaktadır.

Laik birey bu çocukluğu çoktan aşmış bir bireydir. Bu birey öteki dünya masallarıyla değil, bu dünyada yaşanan olumsuzluğun kaynaklarını yok etmek için çabalayandır. Bu çabayı ortaya çıkaran güç bilinçtir. Bilinç ile birey, dünyayı gerçekler çerçevesinde algılar.

Laik olmayan bireyciler: yok pozitivist, yok materyalist diyerek kendilerince bir doğa dışı, doğa üstü fikri ortaya atmaya çalışıyorlar. Doğa var; görünüyor, koklanıyor, işitiliyor. Peki doğa üstü/dışı ne demek oluyor? Biz buna ancak uydurmalar diyebiliriz. Olmayan şeyleri varmış gibi gösterenler gerici, yobaz, insanlık katili ve laik olmayan kişilerdir…

LAİKLİĞİN TEK DAYANAĞI İNSANDIR

Şeriatçılar laik olmadıklarını cesaretle söylemektedirler. Oysa kendine laik denen kişiler, dinsel yalan ve tasarımları kafalarında yok etmek, kırmak istememekle birlikte, ortada top koşturan bir futbolcu gibi her yöne dönmekte ve çıkarları için “ben tarafsızım” demektedirler. Şeriatçılar şöyle der: “Taraf olmayan bertaraf olur.” Taraf olmak zorundadır laik insan. Laik insan doğrudan/düşünceden taraftır.

Laiklik bir duruştur, bir tavırdır. Bilimdir, bilgidir laiklik. Çıkarlar peşinde koşmak değildir. Toplumdan yana olmak demektir; onurunu beş kuruşa satmak demek değildir laiklik. Parayla laik olunmaz; laik insan bıçak gibi keskindir; aynı sürede doğa gibi sonsuz ve engin.

Bir arkadaş şöyle dedi: Söylediklerinizin dayanağı yok. Laikliğin tek dayanağı insandır; düşünen/bilinçli insandır. Söylediklerimiz ne ise ona dayanak olan da yaşamımızdır. Laik birey laiklik bayrağını her süre yurdunda dalgalandıran kişidir. Hiçbir çıkar, hiçbir güç laik bireyi bu bayrağı yere indirmesine izin veremez, vermemelidir.

Öteki dünya düşüyle tutuşanların çıkar için birbirine yarananların, sevmedikleri halde birbirlerini sever görünenlerin, yüzüne başka arkasında başka konuşanların, gerçekleri söylemekten tedirginlik duyanların, başkalarına yaranmak için çeşitli kılıklara girenlerin ne laik olabilmesi ne de insan olabilmesi olanaklıdır. Düşünen, dimdik duran, onurlu insanlar ancak laik olabilir.

Laiklik eşitliğin kendisidir. Dünyada 6 milyar insan soyuna sorsanız: eşitlik ister misiniz? %99’undan fazlası hayır der. Çünkü eşitlik gelince üstünlük kalkacak, rekabet kalkacak, yarış kalkacak. Kimse kimsenin ölümünden, acısından, yoksulluğundan zevk almayacak. O yüzdendir ki eşitlik istemezler ve her süre eşitliğe düşmandır laik olmayanlar.

Laiklik, çıkarları tanrılaştıranların yok olduğu eşit paylaşımdan yana bir toplumun yaratıldığı bir dünyadır.



İnsan doğruya yönelendir.
Peki, nedir insanın yönelmesi gereken doğrular…

Örneğin bulunduğunuz ortamdaki sıcaklığı ölçmek istiyorsunuz. Herkesin kafasında bir ses... Oysa hangisi doğru? Örneğin bir seranız var. Bu serada bulunan bitkiler belli bir sıcaklık değeri arasında büyüyebilecektir. Peki, o sıcaklık değerini nasıl ölçeceğiz. Kuşkusuz bilimle/teknikle… Doğru değeri bulmak için ölçüm aleti yani termometreyi kullanmamız gerekir. O, şunu dedi; bu, bunu dedi pek de önemli değil. Önemli olan tek doğru vardır ve insana düşen görev de bu doğruyu bulmaktır. Doğru bireyleri toplum çatısı altında birleştiren tek nedendir.

İnsanın doğruya yönelmesi için beynini yalanlardan arındırması gerekir.

Yalanlar beyni karmaşaya düşürür; doğru ve yanlışın ayırtına varılmasına olanak tanımaz. Yalanlar pencerenize dolanan sarmaşıklara benzer. Öylesine dolanır ki, gözleriniz doğruyu göremez hale gelir.

Laik birey işte bu pencereden her yönü görmeye çalışan insandır. Çıkarları için yaşayanlar yalanların bir sarmaşık gibi pencerelerini sarmasını ister. Çünkü ne denli karanlık olursa yaşamı, o denli o karanlıkta pay kapmaya çalışır.

Laik bireyin aklında yalnızca toplum vardır. Toplumun çıkarı ne ise laik bireyin çıkarı da odur.

Toplumun çıkarları nelerdir?

Toplum insanların eşit bir biçimde mutlu yaşayacağı canlı bir varlıktır. Bu varlık üretim, paylaşım ile beslenmez ve eşitsizliğe sürüklenirse orada kargaşa başlar.

Kargaşanın olduğu yerde ne insanlar mutlu olabilir ne de gelecekten umutla söz edilebilir.

Böyle bir ortamda düşler devreye girer.

Bu dünyadan umudunu kesenler çoğaldıkça öteki dünya düşü de çoğalır.

Öteki dünya düşünün altında yatan gerçekler vardır…


ÖTEKİ DÜNYA TASARIMI

Öteki dünyayı düşlerinde tasarlayanlar bu dünyadan umudunu kesmiş insanlardır. Bu dünya bir sınamadır. Bu dünyada acı çekilir; öteki dünya da ise –sevabın çoksa- cennette sonsuz bir mutluluk olacaktır.

Öteki dünyada kim yemek yapacak, kim tarlayı sürecek, kim ekmek yapacaktır? Cennette yiyeceklerden, içeceklerden söz ediyorlar. Peki, bu yemekler/içecekler nereden girip nereden çıkacaktır. Tuvaletleri kim temizleyecek, kanalizasyonlar nereye akacak?

Öteki dünya öylesine matrak olaylara sahne olacak ki; birbirini öldüren Müslümanlar karşılıklı şehit olarak cennette buluşacaklar. İkisi de Allah için savaşmış ve bu uğurda şehit olmuştur. Orada: “iyi ki birbirimizi öldürdük de şehit olup cennete düştük” mü diyecekler.

Öteki dünya tasarımı tam bir komedidir ki; nice oyunlara konu edilmiştir. Uyumak ve uyuşmak isteyenlerin çocukça düşleri çok ciddiyetli bir biçimde tüm yeryuvarlağını bugün sarmış ise, insanlık bu uğurda daha çok şey yapacağa benziyor…

Öteki dünya düşü kuranlar bu dünyada çıkarları için yaşayanlardır. Düşünceyi, bilgiyi, bilimi kendine klavuz edinmiş birinin, kuşkusuz böyle çocukça düşlerin batağında çırpınması olanaksızdır. Düşleri, iyi irdelediğimizde göreceğiz ki; düşler, kuranların amaçlarını yansıtmaktadır.

Laik birey bu çocukluğu çoktan aşmış bir bireydir. Bu birey öteki dünya masallarıyla değil, bu dünyada yaşanan olumsuzluğun kaynaklarını yok etmek için çabalayandır. Bu çabayı ortaya çıkaran güç bilinçtir. Bilinç ile birey, dünyayı gerçekler çerçevesinde algılar.

Laik olmayan bireyciler: yok pozitivist, yok materyalist diyerek kendilerince bir doğa dışı, doğa üstü fikri ortaya atmaya çalışıyorlar. Doğa var; görünüyor, koklanıyor, işitiliyor. Peki doğa üstü/dışı ne demek oluyor? Biz buna ancak uydurmalar diyebiliriz. Olmayan şeyleri varmış gibi gösterenler gerici, yobaz, insanlık katili ve laik olmayan kişilerdir…

LAİKLİĞİ SİLAHLI GÜÇLE KORUMAK

Bir ülkede laikliği silahlı bir güç korumaya ve yaşatılmaya çalışıyorsa, o ülkede kuşkusuz laiklikten söz edilemez. Çünkü laiklik, bireylerin eylemlerinde, düşüncelerinde, duruşlarında yaşar. Ülkenin laik olması bireylerin de laik olması anlamına gelmez. Bireyler laik olursa ancak devlet/ülke laik olabilir.

Devlet/ülke bireylerden oluşur. Devlet, bireylerin düşünceleriyle, eylemleriyle, duruşlarıyla yaşar. Bireylerin laik olmadığı bir devlet, eğer laik bir devlet olarak tanımlanıyorsa, kuşkusuz burada ne bireylerin devleti oluşturduğundan ne de orada bir demokrasinin var olduğundan söz edebiliriz. Bu nedenle bireylerin, devleti oluşturmadığı ve demokrasinin olmadığı bir ülkede ancak demokrasi/cumhuriyet adı altında padişahlık/krallık yaşatılmış olacaktır.

Devlet, bireylerin veya bireycilerin yaşama bakışı ile biçimlenir. Eğer bireyler bir toplum oluşturuyorsa, orada devletten söz edebiliriz. Ancak bireycilerin oluşturduğu bir toplulukta, ne devletten, ne de demokrasiden söz edebiliriz. Böyle bir toplulukta devletten çok; karmaşadan, açlıktan, eşitsizlikten söz edebiliriz. Bireylerin olmadığı bir toplulukta seçim ile başa gelenler krallaşırlar. Bireyciler her süre kendilerini bir kralın/padişahın yönetmesini isterler. Bilinçsizliğin ürünü olan bu durum hangi yönetim biçimi olursa olsun değişmeyecektir.

Laiklik; eşitliği, ortalaşa paylaşımı savunanların düşüncelerinde yeşeren bir olgudur. Tepeden inme bir laiklik ile devlet yürütülemez. Yürütülmesi için bir silahlı güce gereksinim vardır. Silahlı güç, laik devleti koruyacağım diye eşitsizlikleri görmezden gelebilir. Eşitsizliğin olduğu bir ortamda laikliğin silah ile yaşatılması hiçbir anlam taşımaz.

Bir devlete, laik bir devlet deniyorsa ve bu laik devlette bireyler laik değilse, o devleti her türlü karanlık odaklar beklemektedir. Devlet kendi yapısında laik bireyi taşımıyorsa, her süre laik olmayan bireylerin saldırısına uğrayacaktır. Çünkü laik olmayan bireyciler ancak kendi çıkarını düşler. Kendi çıkarını düşleyenler devletin her kademsinde hırsızlık, sömürü, dolandırıcılık yapar. Daha da ileri giderek devletin kurmalarını ele geçirmeye çalışır. Devletin varlığını, kendi veya başkalarının cebine aktarır. Kuşkusuz böyle bir devlete, devlet denemez. Yaşamaz da böyle bir devlet. Böyle bir devlette laikliği korumaya çalışan silahlı güç, bu ortamın içinde erir gider. Erimemesi laik bireylerin laik olmayan bireylere karşı göstereceği dirence bağlıdır.

Ne yapılması gerekiyor?

Bireylerin laik olmadığı bir ortamda devlet içerisinde her türlü kargaşa, karmaşa gerçekleşir. Böyle bir devlet yapısı içerisinde laiklik yaşatılamaz. Eğer silahlı güç laikliği silah ile yaşatmak istiyorsa, o ülkede yalnızca laikliği değil, birlikteliğinde eşitliği de, üretimi de, paylaşımı da silah ile korumaya ve yaşatmaya çalışmalıdır. Laik olmayan bireylerin amacı her süre laik devleti yıkmak olduğundan ve devlet yönetiminde bulunanların da bu doğrultuda güç tüketerek devleti ele geçirmeye çalıştıklarından, laik bireylerin direncine bağlı olarak devlet ele geçirilebilir. Silahlı güç ise böyle bir ortamda laik devlet yapısının temelini korumak istiyorsa eşitliği de, paylaşımı da, üretimi de koruması gerekir.
Laik olmayan bireyler, silahlı güç ile korunan laik devleti yavaş yavaş satarak güçsüzleştirmeye çalışır

DEVLETİ NASIL SATACAKLAR

Kendisine laik denen bir devlet, laik bireyleri bünyesinde barındırmıyorsa, o ülke her süre satılmaya tutsaktır. Tutsaklığın nedeni, kişilerin bireyci çıkarlarının devletin çıkarlarından üstün gelmesindendir. Kendi bireyci çıkarları için yaşayanlar her süre satılmaya mahkûm olduğu gibi, ülkesini de elden çıkarmaya hazırdır. Ülke, laik olmayan bireyci için, bir çıkar pazarıdır. Böyle bir ülkede, bireyci çıkarlar karşılanamayınca silahlar çekilir ve –laikliği korumaya çalışan silahlı güce– saldırılar başlar. Bu duruma gelmiş bir ülkenin sonu karanlıktır, açlıktır, bölünmedir.

Laik olmayan bireyciler, din adı altında bireyci isteklerine konmak için her türlü oyunu sergilerken çok acımasız ve sert davranacaklardır. Onun içindir ki, silahlı bir güç, laik devleti korumak için hazır beklemektedir. Ancak, laik bireylerin direnci kırıldığı an, silahlı bir gücün de etkisi kalmayacaktır.

Laik olmayan bireyci çıkarcılar için devlet, hiçbir anlam taşımamaktadır. Devlet onların çıkarlarının önünde bir engeldir. O yüzden devlet satılmalıdır. Devleti nasıl satacaklar: kurumlarını yok ederek, peşkeş çekerek, tasfiye ederek…

Devlet yok edilmelidir! Devleti satanların amacı bir krallık, bir padişahlık kurmaktır. Amaç, halkın aç ve sefil olduğu; krala, hükümdara, zengine, patrona, ağaya muhtaç olduğu bir terör ortamını yaratmaktır. Böyle bir ortamın oluşması için din gereklidir. Çünkü böyle bir ortamı kutsallaştıran bir tanrı vardır. Tanrıyı kimse karşısına alamayacağı ve bireyci çıkarlar da bunu gerektireceği için din kullanılmalıdır ve yığınlar sindirilmelidir.

Devletin olduğu yerde millet vardır; milletin egemenliği söz konusudur. Oysa laik olmayan bireylerin amacı, yığınları sindirecek bir tanrı egemenliği kurmaktır. Tanrı egemenliği kurmak için bireycilerin kişisel çıkarlarını doruğuna ulaştırmak ve umutları, düşleri yaşatmak gerekir. Böyle bir çoğunluk demokrasi adı altında seçim ile başa geçerek ülkeyi yönlendirebilmektedir.

LAİKLİĞİN AMACI

Laiklik; toplum yaratır; terörü, anarşiyi, eşitsizliği, yoksulluğu önler. Laiklik, bütün bunların güvencesidir. Peki, neden toplumu yaratan bu öğelere karşı çıkarlar?

İlk önce şunu söylememiz gerekir: Laik olmayan bireyciler topluma, eşitliğe düşmandır. Çünkü eşit bir toplumda bireyciler sınırsız isteklerine konamaz, halkı sömüremez, düşledikleri mülklere kavuşamazlar. Laik olmayan bireyler bu dünyada olabildiğince başkalarını acıya boğarak ve bundan haz alarak yaşamaya çalışır ve asıl sonsuz isteklerini öteki yaşamda karşılanacağına inanırlar.

Laik olmayan bireycilerin düşünde bu dünyada kişileri acıya boğmak ve öteki yaşamda mutluluğa konmak vardır. Aslında bu dünyada sonsuz yaşayacağını bilseler, öteki yaşam diye bir düşe kapılmayacak; din, Allah, peygamber gibi kavramların da arkasında koşmayacaklardır. Bu dünyada çıkar için nasıl ağaya, patrona, şıha, dedeye yaranmak için her türlü soytarılığa girişiyorlarsa, öteki yaşam için de; dine, peygambere, Allaha yaranmak için her türlü oyunu sergilemektedirler.

İşte; bir ülkenin/devletin olduğu bir ortamda buna karşı bir güç gerekli kılınmıştır. Bunun adı da laikliktir. Peki, laikliğin amacı nedir?

Laiklik us’a uygunluk demektir. Us nedir? Arapçada “akıl” olarak geçen us, bilincimizin gelişim göstergesidir. Us, kişiyi, yaşamda yönlendiren ve doğruya yönlendiren bir olgudur. Us, bilince ulaştığında birey oluşur. Birey toplumun bir parçasıdır ve her yapıp etmesi toplumun adınadır. Birey toplum için vardır. Toplumun çıkarı ne ise bireyin de çıkarı odur.

Laik birey, usunu bilince ulaştırmış kişi demektir. Bu birey yaşamını bilimsel verilere, gözlemlere ve deneylere göre biçimlendirir ve us dışı olguların arkasından da koşmaz. Çünkü us dışı olgular deneye/gözleme tutulamazlar.

Laik birey böyle bir bilincin ürünüdür. Bu birey toplumun eşitliğinden yanadır. Ne demektir toplumun eşitliği?

Eşit bir toplumda kişilere ayrıcalık tanınamaz. Tek uygunluk vardır; o da topluma uygun olandır. Topluma uygun alan her şey bireye de uygun olmak zorundadır. Laik bir toplumda kişilerin zengin olma, bireyci düşler kurma, acıdan zevk alam gibi bireyci istekleri olamaz. Çünkü bu istekler toplumu böler, parçalar, yoksullaştırır, teröre sürükler. Ki, laik bireyin amacı da bu değildir. Laik bireyin amacı doğa ve toplum ile iç içe mutlu bir biçimde yaşamaktır.

22 Mayıs 2008 Perşembe

YALNIZLIK

İnsan evrim sürecini incelediğinde yüz yıl, binyıl veya on bin yılın insan evrimi için pek de önemli süreler olmadığı görülecektir. İnsan denen canlının fiziksel ve psikolojik açıklamasını yeterince özümsediğimizde, insanı daha iyi kavrayabilir ve daha iyi anlayabiliriz.
Çıkarcılar her süre çıkarları doğrultusunda davranış gösterir. Nerede çıkarı varsa orada bulunur. Bu bulunmanın nedenlerinden biri yalnızlıktır.
Yalnızlık nedir?
İnsanı var eden neden, kendi kendiyle konuşma yeteneğine iye olmasıdır. Yani her insan aslında iki kişidir. Biz buna alt beyin ve üst beyin diyebiliriz. Çıkarcılar kendilerine yabancılaştıklarından bu iki kişiden biri tanrılaşır. Çıkarcılar kendi kendileriyle konuştuklarında kendilerini tanrıyla konuşmuş sanırlar. Oysa alt beyin ve üst beyin arasındaki bağlantıdan kaynaklanmaktadır bu olay. Üst beyin yeterince gelişmediğinden kişi kendine yabancılaşmakla birlikte beyninde bir tanrı kavramı yaratmaktadır. Böylece kişi, kendine yabancılaşarak yalnızlaşır. Oysa düşünme yetisine iye olan biri kendine yabancılaşmadığından hiçbir süre yalnızlaşmaz. Tek kaldığında bile yalnız değildir. Kişi, düşünce ile çoğalır; düşünce ile ölür.
Düşünme yeteneğine ve bilince iye olmayan kişi yalnızlığını araç değerler iyelenerek gidermeye çalışır. Ev alır, araba alır, kadın/erkek alır, vb. ancak hiçbir süre yalnızlıktan kurtulamaz. Kurtulması da olanaksızdır.
Araç değerleri biriktirdikçe kişinin beynindeki tanrı da büyür. Tanrı büyüdükçe kişi de o denli tanrılaşır. En sonunda kişi öylesine kör, öylesine acı duymaz, öylesine acizleşir ki; gerçek ve doğru ortadan kalkar. Kendi kendini kandırarak sürdürdüğü yaşamı ona şöyle der: “Cennete gidecek sonsuza dek yaşayacaksın”. Oysa gördüğü yalnızca düştür.
Düşünemeyenler, bilinç iyesi olmayanlar, üst beyni gelişmemişler her süre düşleriyle yaşar. Bu düşer kişiye her süre gerçek gibi görünür. Kişi daha da ileriye giderek şöyle der: “Eğer bu düşlere daha çok inanırsam gerçekleşme şansı da o denli çok olur.” Bu duruma gelmiş bir kişi ayrıca yalnızlığın da dibine vurmuş demektir. O denli aciz ve çaresizdir ki, artık her yalanı gerçek saymaya başlar. Bu kişilerin bulunduğu ortam birden anarşiye/kargaşaya dönüşür. Çünkü bir süre sonra görülecektir ki düşler gerçekleşmemektedir. Gerçekleşmeyen düşler şiddete, şiddet de kargaşaya yol açacaktır ki; dünyamız da bugün bu olayları en keskin biçimde yaşamaktadır. Kuşkusuz bu durum bireycilerin/yığınların elinde değildir. Çünkü bireyciler/yığınlar güdülerle yaşarlar ve güdülerle yaşayanların –yaşadığı sürede– değişmesi olanaksızdır. Evrim sürecinin bu aşamasında ancak bu denli bir insanoğlu ile karşı karşıyayız.
Düşünen insanın temel özelliği gerçeği/doğruyu her ne olursa olsun kabul etmektir. Gerçeği/doğruyu kabul etmek için ilk önce kişinin gerçekleri, doğruları, yalan ve yanlışları sorgulaması gerekir. Sorgulama isteğini ise bilinç verecektir insana.
Düşünen insan okudukça çoğalır. Bir kitapta; onlarca kişiyle konuşur, tartışır, üzülür/sevinir. Okumak isteğini bilinç vereceği için, bilinç iyesi olanlar ancak okuyabilir. Bilinç iyesi olmayanın okuması hiçbir anlam taşımaz. Ne, okuduğunu anlar/algılar, ne de okumakla çoğalır. Çünkü bilinç iyesi olmayan kişilerin gözü araç değerlerdedir. Amacı araç değerler olan birinin okuması yine araç değerlere iye olmak içindir. Okumak, araç değerlere iye olmaya çalışanlar için bir eğlence aracıdır. Onun içindir ki, okudukları kitaplar genelde eğlendirici roman veya beyni uyuşturucu kitaplar olacaktır.
Düşünen bireyler bir arada yaşarken hiçbir süre ayrıma düşmezler. Ayrım, ancak araç değerleri ele geçirmeye çalışan bireycilerin arasında vardır. Bilinç iyesi bireyler doğruda/gerçekte buluşurlar. Doğru/gerçek düşünen birey için tektir. Bireyin amacı da bu değişen doğruları/gerçekleri bulmaktır.
Bilinç iyesi olanlar kişi olarak yalnız kalabilirler ancak düşüncede hiçbir süre yalnız değillerdir. Bütün düşünen bireyler –yok olmuş olsalar da– eserleriyle, yaşamlarıyla birliktedirler. Yığınların içinde yalnız kalabilen düşünen birey, düşüncede çoğalırken; yığınlar, araç değerlerle birlikte yalnızlaşırlar.

20 Mayıs 2008 Salı

DÜŞÜNEMEYENLER ÖLECEKLERİNİ BİLMEZLER

Yoktan geldik yoka gidiyoruz
Bunu ben söylemiyorum, bakın doğaya,
haykırıyor:
"Bir taş, bir toprak bedenimiz" diyor,
Bir çiçek ve güneşten bir parçayız
Renk renk derimiz ve suçumuz
Ölüyoruz ey sevgili
Gözlerimiz birbirinden uzak
Kirlenmesin sakın ha onurumuz…


Düşünmek mi o da ne? Para kazandırıyor mu bu düşünmek? Ne karı var bize?
Düşünmek yasaktır, yığınların içinde. Düşündün mü en zararlısı, en kötüsü sensin. Düşünmedin mi, en neşelisi, en korkusuzu, en itaatkârı, en iyi köle sensin. Nerde olsan severler seni. Hani başkaları herkesin dürüst olmasını ister ya, işte o dürüst sen olmalısın. Köle olan, itaatkâr olan insan, kendinden başka herkesin dürüst olmasını isteyenler için en iyi insan demektir. Düşündün mü, gerçekler açığa çıkar ve o zaman herkesin dürüst olmasını isteyen ve kendisi hiçbir süre dürüst olmayanların dürüst olmadıkları da açığa çıkar.

Düşünmeyenler her sürer sonsuz yaşayacaklarına inanırlar. Akıllarında yok olacakları bir düşünceyi taşıyamazlar. Hep öldükten sonraki yaşamlarını düşler dururlar. Oysa doğmadan önceki yaşamlarını hiç mi hiç arzulamazlar. Çünkü yoktan geldiklerini bilirler ve yoka gitmek istemediklerinden hiçbir süre doğumdan önceki yaşamları arzulamazlar.

Bilinçsizlik sezgisizliği yaratır. Sezgisizlik düşü, düş yalanı yaratır. Oysa bilinç düşünceyi, düşünce doğruyu, doğru da toplumu yaratır. Bilinçsizler ölüm kavramını hiçbir süre algılamazlar. Güdüsel olarak ölüm onlar için yeni bir yaşam demektir. Oysa ölünce yok olacaklarını milyonlarca kez yaşanılan yaşamda görmektedirler. Yaşamda milyonlarca şey olurken düşünemeyenler bunca olayı sezemezler. Sezgi ancak düşünen bireyde vardır. Bireyler doğayı incelemek zorundadır. Çünkü bilinç sorgulamayı salık verir insana. Bilinçsizlere ise sorgulamamayı güdüler salık verir. Sezgisizlik ölümü varoluşa itmiştir. Varoluş bir düştür ve düşlerin de sınırı yoktur. Nasıl insan için yaşam bire yerden başlayıp sonsuza dek gidecekse düşler de böyle bir yalan içerisinde sonsuz sayıda türetilebilmektedir.

Düşünemeyenler öleceklerini bilmezler, çünkü doğa ile ilgilenmez düşünemeyenler. Doğayı incelemedikleri, sorgulamadıkları veya bu sayılanlara iten bilinç kişide oluşmadığı için ölümü düşünemeyenler algılayamamaktadırlar. Yaşamları boyunca hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Doğa ile aralarına nesnel çıkarları yerleştirmişlerdir ve bu yüzden doğa gerçekler tarafında yani doğa tarafında kaldığından hiçbir süre ölümü göremezler. Gördükleri tek şey bireyci çıkarlardır, araç değerlerdir. Bireyci çıkarlara ya da öteki adıyla araç değerlere olan düşkünlük hem düşünemeyenlerin doğal halidir hem de bu araç değerlerle yaşamak zorundadırlar. Çünkü doğayı inceleyecek, doğayı sorgulayacak beyne, sinir yapısına sahip/iye olmadıkları için araç değerlerle oyalanmak zorundadırlar. Oyalanmak zorundadırlar çünkü gerçekliği ancak böyle perdeleyebilmektedirler. Evrimsel sürecin bu aşamasında insanoğlunun bu eylemi doğal bir eylemdir. Düşünemeyenleri düşündürecek tek güç evrimin ileriki aşamalarında yine evrimin kendisi olacaktır. Bu yüzden düşünemeyenlerin eylemlerini suçlamak da bir anlamda boşunadır. Çünkü düşünemeyenler güdüleriyle yaşar ve güdüleriyle yaşayanların bilinçsel eylemi olmadığı için biyolojik/fiziksel bir dürtüyü eyleme geçirmektedirler. Bir anlamda doğanın eylemini gerçekleştirmektedirler. Milyarlarca insan soyunun bugün ölümü kavrayamamaları veya öleceklerini bilememeleri doğanın bir eylemidir. Evrimsel aşamada bugün bu böyledir. Ancak gelecek kuşaklarda bu sorun ortadan kalkacaktır. Bir maymunsu mağaraya girerken insanımsı olarak çıkacağını nasıl bilmiyorduysa, bugünkü insanımsı da bir gün insan olacağını henüz bilmemektedir. Milyonlarca yıl sonra bu yazı okunduğunda mağaradan çıkan insan soyunun ne denli ilerlediğini de göreceklerdir.

21.05.2008

18 Mayıs 2008 Pazar

KENDİ KENDİNİZİ KANDIRMAK ZORUNDASINIZ

Ey insan soyu…

Neden kendi kendini kandırırsın.

Görmüyor musun her şey ayrışıyor?

Görmüyor musun her şey maddedir?

Görmüyor musun her şey biçim değiştiriyor?

Her şey yoğunlaşıyor, patlıyor; yoğunlaşıyor patlıyor!

Sen beynindeki silahı kendine çevirmiş,

Düşler kuruyorsun.

Düşünmeyi ve ey dostum

Düşünceyi henüz bilmiyorsun….



En son öğrendiğim şu oldu:Düşünemeyenlerin beyninde toplum denen olgu henüz oluşmamış.

Bir dönemler ilkel kominal topluluklar vardı, onlar bugünkü ailenin büyük biçimini oluşturuyordu. Nasıl bugün bir baba, bir oğul, bir anne çalışıyor ve birlikte yiyorlarsa, o dönemlerde ilkel kominal topluluklar da bir aile gibi birlikte avlanıyor, birlikte yiyorlardı. O ilkel kominal topluluk gün geldi çekirdek aile oldu. Şimdi çekirdek aile de yavaş yavaş yıkılıyor. Kanımca yüz binlerce yıl sonra toplum oluşacaktır.

O toplum ki çok büyük bir aile olacaktır. Milyarlarca kişiden oluşan bir aile ve bu ailenin evi de dünya olacaktır. Evrim insanı oluşturduğu an toplum da yaratılacaktır. Bugün bu toplum insanoğlunun beyninde henüz oluşmamıştır. Bugün insanoğlu kendi sorunlarını çözecek beyin yapısına kavuşmamıştır. O yüzdendir ki kendi sorunlarını aşamamış bir konumda kendi kendini kandırarak ve düşler kurarak yaşamaktadır, yaşamak denirse tabi…

Neden kendi kendinizi kandırmak zorundasınız?

Çünkü yapacak hiçbir şeyiniz yok.

Çünkü güdüleriniz öyle istemektedir.

Acınaklı halde birbirlerinizi sömürür, birbirleriniz ile savaşır, birbirleriniz ile yarışırsınız. Düşleriniz için nesneleri biriktirir, birbirinizi ezmeye, birbirinizi, kıskandırmaya, birbirinizi öldürmeye çalışırsınız. Nesneleri biriktirmek için birbirinizi dolandırır, birbirinizin kuyusunu kazarsınız. Fırıncı ekmeğe neler katmaktadır, lokantacı yemeği hangi ortamlarda pişirmektedir, köylü ilacı tarlaya nasıl serpmektedir, ayakkabıcı ayakkabıyı nasıl dikmektedir vb. vb. İşleriniz hep sahtelik, yalancılık, fırsatçılık, çıkarcılık üzerine kuruludur. Bina yaparsınız kendiniz altında kalır ölürsünüz, araba alırsınız kafa kafaya çarpıştırır birbirinizi öldürürsünüz, silah satarsınız birbirinizi öldürür bir de karşınızdakini mermi manyağı yaparsınız.

Bugün şunu anladım ki hiç kimse kendi kendini kandırmaktan vazgeçmiyor, vazgeçmeyecek. O yüzden hep ağlayan, üzülen, acı çeker görünen siz olsanız da, bunları isteyen de yine sizlersiniz. Siz bu yaşamda, bu düzenden hem yanasınız hem de şikâyetçisiniz. Neden mi: Çünkü birileri birbirlerini yiyecek, öldürecek, tırmalayacak ki birileri zengin olsun. Bu düzenden yanasınız çünkü bir gün zengin olma şansınız var; bu düzenden şikâyetçisiniz çünkü henüz zengin olamamışsınız. Siz ancak kendinizi kandırabilirsiniz.

Yakınlarınız bir depremde, bir kazada ölürse ağlamayın. Çünkü artık kendi kendinizi kandırdığınızı biliyoruz. Hem bu düzenden yana olup hem de depremlerde, kazalarda ölmemek bir sihirbazın işi olabilir ki, sizden de iyi sihirbaz yok sanırım. Bu denli acının, bu denli terörün, bu denli aşağılanmanın, bu denli yoksulluğun, bu denli açlığın, bu denli ölümlerin ortasında; bu denli bilgi ile, bu denli iletişim ile, bu denli kaynaklar ile düşünememek ve her türlü olumsuzluğu yaşamak herhalde en büyük sihirbazın işidir. Hadi gelin kendi kendimizi kandıralım: Abra kada abra.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

GÜLMENİN FİZYOLOJİSİ

Birileri gülüyorsa kuşkusuz birileri acı çekiyor demektir. Birilerinin acı çekmediği, aşağılanmadığı bir gülme olayı gösterebilir misiniz?
Gülmek mutlu olmak mıdır? Hayır! Gülmek başkasını aşağılamak, alçaltmak içindir; alçalttıkları karşısında yükselmek için. Birileri gülüyorsa mutlaka birileri acı çekiyor, aşağılanıyor veya alçaltılıyordur.
Yoksullar neden acı çeker; varsıllar güldüğü için. Peki, varsıllar mutlu mudur? Kuşkusuz hayır.
Komedyenleri iyi izleyenler bilir, gülmenin en dorukta yaşandığı bir yerde biri mutlaka ya aşağılanmıştır, ya da küçük düşürülmüştür. Çünkü birisinin aşağılanmadığı, acı çekmediği, küçük düşürülmediği bir gülme olayı yoktur. Neden mi? Gülenler aşağılıklarını örtmek için çabalarken, başkaların küçük düşürmeye çalışırlar.
Eşit toplumdan yana olanlar kuşkusuz katılacaklardır bana. Ancak eşit topluma düşman olanlar çıldıracaklardır. Çünkü eşit toplumda kimseyi aşağılatamayacaklar, acı çektiremeyecekler, küçük düşüremeyecekler. Eşit toplumda başkalarının acısı üzerine kahkaha atamayacaklar. Başkaları acı çekmediğinde kendileri de gülemeyeceklerdir.
Gülmek ve mutluluk karşıt iki kavramdır. Mutsuz olanlar ancak güler, kahkaha atar. Mutlu olanlar üretir, paylaşır, sever ve bunlardan mutlu olur. Oysa mutlu olmayanlar üretemediklerinden, paylaşamadıklarından, sevemediklerinden dolayı mutsuzdurlar ve her süre başkalarının açığını yakalayarak gülmeye çalışır ve mutsuzluklarını örtmeye çalışırlar. Mutsuz olanlar ancak gülmek güdüsüne kapılırlar.
Eşit bir toplumda, toplum mutludur. Gülmeye gereksinimi yoktur bireylerin. Üretim, paylaşım ve sevgi gülmenin yerini alır. Gülmenin karşıtı düşünmektir; evreni, doğayı, insanı sorgulamak, yorumlamak ve bunları usa vurmaktır gülmenin karşıtı. Gülmenin karşıtı toplumsal mutluluktur. Mutlu toplum var ise gülmenin yerini üretim, paylaşım ve sevgi alır. Mutlu toplum yok ise mutsuzlar mutlu olmak için her türlü soytarılığa girer; tatil yapar, sinemaya gider, müzik dinler, şiir okur, kahkaha atar ancak bir türlü mutlu olmaz. Mutlu olmanın tek gizi/sırrı vardır o da şudur. Mutluluk bireysel değil toplumsaldır. Birileri ağlıyor, acı çekiyor, yoksullukla yaşıyor, aşağılanıyor ise o toplulukta hiç kimse mutlu olamaz. Bireysel gülme vardır ancak bireysel mutluluk yoktur. Mutluluk toplumsal bir kavramdır. Birileri acı çekiyor, aşağılanıyor, açlıklara boğuluyorsa ve birileri ben mutluyum diyorsa bu yalandır. Birileri acı çekerken birileri gülebilir; ancak birileri acı çekerken birilerinin mutlu olması olanaksızdır. Olanaksızdır çünkü insan denen canlı toplum içinde yaşar ve toplumla ancak mutlu olabilir.

11 Mayıs 2008 Pazar

ABİS CANLISI

Herkes soruyor birbirine tanrı nedir, nerededir? Oysa birileri başka şeyler soruyor birbirlerine. Örneğin biri soruyor düşünce nedir, nerededir? Ötekisi yanıt veriyor. Düşünce bir balığa benzer? Nasıl yani?

Balıklar nerelerde yüzer? Göllerde, denizlerde, okyanuslarda… Çoğunu kimse görmez. Görmek için sorgulamak gerekir. Nasıl yani? Düşünce nedir, diye sordun mu kendine, o an sorgulama başlar. Sonra denizlerin, okyanusların uçsuz bucaksız derinliklerine dalmak gerekir.

Balıkları bilirsiniz. Çeşit çeşit, renk renktirler. Biri ötekine benzemez. Ama bir arada yaşarlar. Kimse onları görmese de birileri onları görmek ister. Ama onların tümünü görmek için okyanusların en derinine inmek gerekir. Okyanusların derinlikleri de tehlikelidir ha. Vurgun yedi mi ölüp gidersiniz.

Düşünce okyanuslardadır. Öyle ağ atayım da ağıma gelsin misali değildir. Dalmak gerekir derine… Daldıkça yeni yeni balıklar çıkar karşına. Onları yemek değil, onlara dokunmak istersiziniz önce ve seversiniz, okşarsınız.

Sorgulayan insan yetinmez; daha da derinlere inmek ister. Derinlere indikçe daha değişik balıklar görürsünüz. Güneş ışığının zor yetiştiği o derinlikler… O derinliklere indikçe daha da derinlere inersiniz. Sonra ulaşırsınız Abis’e. Abiste bulunan canlıları hiç kimse görmemiştir. Ve siz artık görmüşsünüzdür o abiste yaşayan balıkları. Artık abis’in yolunu bulmuşsunuzdur.

O günden sonra abis canlısı olursunuz. Düşüncenin öyle ağ atayıp da yakalayayım cinsinde olmadığını öğrenirsiniz. Sorgulamanın sizi nerelere dek götürdüğünü görürsünüz. İşte düşünceye varmak ve onu gün yüzüne çıkarmak böyle tehlikeli ve böyle ölümcül bir görevi üstlenmekten geçmektedir.

Düşünce koskoca bir deryadır. Sınırsız ve sonsuzdur. Onu siz yaratmazsınız, yalnızca gün yüzüne çıkarabilirsiniz. Ama birileri bunlardan habersiz yaşar. Atar biri oltasını Galata Köprüsü’nden haince yakalamaya çalışır balıkları. Sorgulamaktan da değil ha… Karnını doyurmak için! Bilinci oluşmayanlar beyinlerini değil, haz için midelerini doyururlar. Bu yüzden denize oltasını salarken, göğe bakıp tanrıya yalvarırlar.

Düşünce denizdedir, okyanuslardadır. Dalmak için sorgulamak, varmak için kararlılık gerekir. Dürüstlük gerekir, gerçekçi olmak gerekir ve canlıları ve kendini sevmek gerekir. Abis Canlısı olmak için en başta bilinç olması gerekir. Bilinci olmayanlar sığ sularda olta atarlar denize. Göğe bakarlar ama denizden alırlar paylarını. Hani gökten düşse birkaç balık denize de bakmayacaklar ya. Ya denize yukardan düştüklerinde ne yapacaklar. Hangi tanrı kurtaracak ve hangi tanrı oltasını veya ağını atacak.

Düşünce balıklara benzer. Bu balıkları görmek için okyanusların en derinine inmek ve abise varmak gerekir. Kısacası abis canlısı olmak gerekir.

07 Mayıs 2008 Çarşamba

EVRİMİN ÇOCUĞU: İNSAN


Bilirsiniz, bir çocuk nasıl doğar, nasıl büyür. İşte bizim öykümüz de insanlığın doğuşunu ve büyümesini konu edinecektir.

Anne karnında bir çocuğun suskunluğu dokuz ay sürer. Peki, neresidir insanlığın anne karnı? İnsanoğlu nerede ve nasıl geçirdi bu dokuz ayı ve çocukluğu nasıl geçti insanlığın? Bir gün erişkin bir insan olabildi mi insanoğlu?

İlk insanlar beş milyon yıl önce orta Afrika’da ortaya çıktılar. Evet, bir spermin ortaya çıkışı gibi ilk insan da 5 milyon yıl önce ortaya çıktı. Ve bir süre sonra anne rahmine girecekti: Mağaraya.

1 milyon yıl önce buzul çağı başladığında insanoğlu anne rahmine, yani mağaraya girdi ve dokuz aylık süreç de böylece başlamış oldu. Bir çocuk için dokuz ay sürecek olan bu süreç, gerçekte bir milyon yıla yakın bir süre idi.

Mağara sıcaktı anne karnı gibi. Bir bebeğin organlarının gelişmesi gibi insanlığın da bedeni değişiyor ve gelişiyordu. Beyin büyüyor, çene küçülüyor, kıllar azalıyor, eller biçim alıyordu.

Dokuz ay dolmuş ve doğum anı yaklaşmıştı. Günümüzden 40.000 yıl önce doğum sancıları başladı insanoğlunun. İnsanlık doğmak üzereydi ve mağaraya giren sperm (maymunsu insan) çocuk olarak (insan) dünyaya gelmişti. Buzullar erimiş ve her yeri yemyeşil ağaçlar ve otlar kaplamıştı.

Çocuk bir süre sonra emeklemeye başladı. Neolitik devirde toprakla oynamaya ve daha sonra topraktan evler yapmaya başladı bu çocuk. Biraz daha büyüdüğünde artık elinde demir, bakır gibi oyuncaklar vardı. Ama çocuk henüz çok küçüktü.

Daha sonraları çocuk yürümeye ve konuşmaya başladı. Yazı yazar hale geldi. Yazı ile tarih de başlamış oldu. Çocuk 4–5 yaşlarındaydı henüz ve insanlık için yıl MÖ 4000 dolaylarındaydı.

Yazı bulunmuştu ve tarih devirleri çocuğun birçok eylemini kayda geçirecekti. Yıllar geçtikçe çocuk kendine sorular sormaya başladı: Ben kimim? İlkçağın sonlarına doğru çocuk bu soruları kendine sorurken, çocuk birden korkuya kapıldı. Yıldızlara baktı ve uzun uzun düş kurdu. Yanıtlayamadığı sorulara düşler kurarak yanıt verirken, kafasında kendince bir din yarattı.

Çocuk artık 10 yaşına yaklaşmıştı ve tarihler ilerliyordu ve çocuk ergenlik dönemine girmekteydi ve büyük değişimlere gebeydi ve çocuk 12 yaşına geldiğinde ortaçağ bitmek üzereydi. Artık istediği gibi koşup gezebiliyor ve çevresini eskisinden daha çok tanıyordu. Arkadaşlar edinmişti ama henüz birçok soruya yanıt bulamamıştı.

İnsanlık bugün henüz 14–15 yaşlarında bir çocuktur. Ergenliği süresince büyük değişimler yaşayacak ve kurduğu düşlerden kurtulup düşünce üretmesi yüzyılları bulabilecektir. Belki 100 bin belki de daha çok süre gerekecektir insanlığın erişkinliğine ulaşması için. Ama bu bir gün gerçekleşecektir.

Şimdilik kendiyle barışık olmayan, sinirli, paylaşımı sevmeyen, başkalarının acı çekmesinden haz alan bu çocuk büyüdükçe insancıl yönünü gösteriyor gibi. Sevmeyi yeni yeni öğreniyor. Bir ıslık çalıyor eşitliğe, sonra küser gibi yapıyor. Ama yinede bu çocuk çok tatlı bir çocuk ve ben onu çok seviyorum. Bir gülüşüne canımı verebilirim. Yeter ki bir gün kendisini kandırmasın ve kendisini çok sevsin.

İnsanlığın bu yaşında yazabileceklerimiz bununla sınırlı. Bundan sonra insanlığın tarihini gelecek yüzyıllar yazacaktır. Bugün 14-15 yaşında bir çocuk kendisini ancak böyle anlatabiliyor. Büyüdüğünde her şeyi daha iyi anlatacaktır insanoğlu.

23 Şubat 2008 Cumartesi

İKİ ÇAĞDAŞ: MARX VE DARWİN

İnsanoğlu bu genç yaşta devlet ile tanıştı. Ancak bu devlet yazılı metinlerde kalabildi. Eflatun’dan bu yana birçok devlet tasarımları ortaya kondu. Kuşkusuz en büyük devlet tasarımı Marx’ın tasarladığı devlet yapısıdır. Aslında amaç devleti ortadan kaldırmaktır. Ancak bu bir yanılsamadır. Amaç devleti yaratmaktır. Planlayan, düzenleyen, organize eden devlet… Var olan ve adına devlet denen baskıcı rejimlere karşı “devleti yıkacağız” diyenler aslında ezberci konuşan ve devlet kavramını algılayamayan kişilerdir. Devletin tanımında açlık, yoksulluk, sömürürü, baskı, şiddet yoktur. Çünkü devlet bu kavramların –evrimsel süreçte– ortadan kalkmasıyla doğacaktır. Düşünebilen insanı doğa yarattığı an toplum oluşacak ve bu toplum devleti yaratacaktır. Bugün var olan ve adına devlet denen ülke sınırları sömürünün paylaşıldığı bir anarşi odaklarıdır. Yaşadığımız evrimsel sürecin bu aşamasında devletin oluşması olanaksızdır. Çünkü daha toplumu yaşatacak olan düşünen birey, devleti oluşturacak çoğunluğa erişmemiştir.
Marx bir anlamda bu evrimi görmezden gelmiştir. Ona göre devrimi işçi sınıfı yani ezilenler yapacaktır. Çok ama çok tartışılması gereken bir konudur bu.
Karl Marx (1818 – 1883), ve Charles Darwin (1809 – 1882), aynı dönemlerde yaşamıştır. Marx sosyo-ekonomik olgularla uğraşırken; Darwin, biyolojik olguları incelemek için dünyayı geziyordu. Marx ve Darwin’i karşılaştırdığımızda iki düşünürün arasında çeşitli ayrımların ortaya çıktığını göreceğiz.
Marx: "Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır" der. Darwin’in düşüncesi ve ondan sonra edinilen bilgiler bize: “İnsan, evrimsel sürecin bir parçasıdır ve bilinci oluşturan da evrim sürecidir ve bu süreç yüz binlerce yıl içerisinde gerçekleşmektedir” der.
Peki, Marx hangi bilinçten söz etmiştir?
Şu iki noktayı birbirinden iyi ayırmalıyız. Bir insana “yetenek” kazandırılabilir –ki bu da kişinin yetilerine bağlıdır–, ancak “bilinç” kazandırılamaz. Bir insana yemek yeme, tuvalete gitme, resim yapma, bilgisayar kullanma, yazı yazma, şarkı söyleme, top oynama, vb. öğretilebilir; ancak bilinç öğretilemez. Çünkü bu saydıklarımız bilinç değildir. Peki, bilinç nedir?
Bilinç, kişinin düşünme yetisine doğuştan iye olması ile olabilir. Bilinç yetisine iye olan biri –bilgi edinimi ile– kimseye gerek kalmadan doğruları bulabilme gücüne iyedir. Oysa Marx’ın söz ettiği bilinç, belirli eğitimden geçirilmiş ve yetenekleri belirli ölçüde gelişmiş insandır. Kuşkusuz biz buna bilinç diyemeyiz.
Marx, sürekli alt yapıdan söz eder. Nedir alt yapı? Marx’a göre alt yapı, üretim ilişkileri ve üretim biçimlerinin (ekonomik temel) tümüdür. Peki, altyapıyı ne belirler?
“Alt yapı düzelirse; yani ev, iş, yol, ulaşım, iletişim sorunsuz hale getirilse insan da kusursuz olabilecektir” derler. Peki, kim alt yapıyı kusursuz hale getirebilecektir? Tanrı mı? Burada kim tetikleyici güç olacaktır? Bu sorunun yanıtını bize Darwin verecektir.
Bir mantık yürütme ile beyin sınırlarımızı zorlayalım biraz:
Çocukken televizyon izlerdik. O dönemde bir tanıdığım, televizyonu yakından izlerdi. Ona “yakından izleme gözlerin bozulur” derdik. Yıllar sonra o kişinin gözleri bozuldu ve gözlük takmaya başladı. Oysa sonradan anladık ki, televizyona, gözleri bozuk olduğu için yakından bakıyormuş, Yani televizyondan ötürü gözleri bozulmamış. Son günlerde “yakından televizyon izlemenin gözü bozmadığını, yalnızca gözde var olan bozukluğun ortaya çıkmasına yol açtığı” biçiminde haberler yayınlandı. Yani burada sorun televizyonda değil kişinin genetik olan göz bozukluğundadır.
Geçen günlerde bir kadın karlı bir yolda düştü ve kayan bir otomobilin altında kaldı ve araba onu on metre sürükledi. Kameralar da bu olayı an ve an çekmişti. Karın çok olması, tekerleklerin kadının üzerinden geçmesini engellemişti. Bir tanıdığım bu olay üzerine şöyle dedi: “Kar olmasaydı kadın ölürdü”. Ben de dedim ki: “kar olmasaydı zaten araba kaymazdı”. Yani kayan otomobil de, kadın da aynı ortamdadır ve bunları birbirinden bağımsız düşünmememiz gerekir.
Bazıları şöyle der: “Dünyada su olmasaydı yaşam olmazdı”. Bende onlara şöyle diyorum: Dünyada su olmasaydı bu sözü söyleyen de olmazdı. Mars’ta kimse soruyor mu: “burada neden su yok” diye. Yani, bir olgu veya canlı var ise, o ortamı yaratan özelliklerin/koşulların da var olması gerekir ki; bu da bir süreç gerektirir.
Şimdi bu üç olayı sıralayalım ve toplumsal değişime uygulayalım.
1- İnsanın yarattığı bütün olguların kaynağı yine insandır.
2- İnsanlar aynı ortamın, aynı evrimsel sürecin parçasıdır ve insanlar birbirinden bağımsız düşünülemez.
3- Canlıların veya herhangi bir olgunun var olabilmesi için bazı ana koşulların oluşması veya var olması gerekir.
Toplumsal değişme işte bu üç olgunun çevresinde gerçekleşecektir. Yani toplumsal değişimin kaynağı insan; süreci evrim; oluşumu ise belirli temel koşullar/özellikler içerir.
Marx, değişimi alt yapıya bağlar. Marx’a, o gün için sormuşlar mıdır: Alt yapıyı kimler belirleyecek? Eğer üst yapı (bilinçsel yaşam) bozuksa, alt yapıyı (özdeksel yaşam), yani sosyo-ekonomik düzeni kimler belirleyecek. Bu çelişki şunu doğuruyor: bir topluluk bilinçli değilse aralarından biri bilinçli çıkacak ve bu bilinçli kişi öteki kişileri bilinçli hale getirerek topluluğu bilinçsizlikten kurtaracaktır. Bu olanaksızdır.
Darwin’den yola çıkarak şunu söylemeliyiz: toplumsal yaşamda alt yapı insandır, beyindir, genlerdir. Toplumsal değişimi de bunlar belirleyecektir. Nedeni de şudur: Tek tetikleyici güç doğadır ve insan da doğanın kendisidir.

10 Şubat 2008 Pazar

İNSAN DAVRANIŞLARINI NELER BELİRLER

BEYİN VE BİLİNÇ

İnsan davranışlarını neler belirler? İnsan davranışlarının kökenine indiğimizde karşımıza neler çıkmaktadır?
İnsan bedeninde ortalama 100 milyar dolayında sinir hücresi bulunmaktadır. Beyinde ise yaklaşık 10–13 milyar sinir hücresi bulunur. Sinir hücrelerinin bölünmediği bilinmektedir. Ancak son araştırmalara göre beyinde de kök hücrelerin olduğu ve bunların bölünerek yeni sinir hücreleri oluşturabileceği gösterilmiştir. Kuşkusuz bu hücreler, beyin hasarından sonra oluşan hücrelerdir. Hasar gören sinir hücrelerinin yerine, kök hücreler yeni sinir hücresi üretebilmektedir.
Sinir hücresine “nöron” denir. Nöronlar; öğrenme, hatırlama düşünme, algılama, gibi bilişsel davranışları da içeren her türlü insan davranışlarının kökeninde bulunur ve biz bu nöronların tümüyle doğarız. Bir nöron öldüğünde –normal koşullarda– yerine yenisi gelmemektedir.
Sinirsel uyarılar elektriksel ve kimyasal yolla iletir. Bu iletimi sinapslar sağlar. Sinaps, nöronların (sinir hücrelerinin) diğer nöronlara mesaj iletmesine olanak tanıyan özelleşmiş bağlantı noktalarıdır. Algılama ve düşünme gibi zihinsel işlevlere temel teşkil eden biyolojik kompütasyonda sinapslar temel bir rol üstlenmektedirler.
Nöronların belirli bölümleri vardır, bunlardan biri de aksonlardır. Akson, sinir hücresinin gövde dışında kalan kısmıdır. Uyarıları elektriksel ve kimyasal iletebilen uzun uzantıdır. Bazı nöronların aksonları miyelin kılıfı ile kaplıdır. Miyelin kılıfı sinir akımının daha süratli olarak akson üzerinden iletilmesini sağlar. Basit hayvanların sinir sisteminde miyelin kılıfı bulunmaz; evrimsel aşamada yüksek basamakta bulunan hayvanların sinir sisteminde bulunur ve miyelin kılıfı en çok insanın sinir sisteminde gelişmiştir.
İnsan beyni, böyle bir biyolojik ve fiziksel etkinliğe iyedir. Bu etkinlik ile düşünme yetisi arasında nasıl bir bağlantı var, henüz bilinmemektedir. Kuşkusuz bu bağlantıları çözecek olanlar yine düşünme yetisine iye olanlar olacaktır.

İnsan biyolojik bir canlıdır. Biyolojik bir canlı olan insanoğlunun davranışları yine biyolojik etki ve etkenler ile gerçekleşmektedir. İnsan davranışlarını belirleyen bu biyolojik etki ve etkenleri beyin hücreleri gerçekleştirmektedir. Beyin hücrelerinin yapısı ve elektrokimyasal iletkenliği insan davranışlarının temelini oluşturur.


Eğer insanı tanımlamak istiyorsak işe, insan beyninin özelliklerini inceleyerek başlamalıyız.
Asıl konu şu: İnsan yaşadığı sürece sosyal çevreden ne denli etkilenir ve genler bunda ne denli görev almaktadır.
Bir de şöyle diyelim: İnsan yaşadığı ortama göre, hangi düşünsel etkinlikler içerisine girmektedir.
Dünyada milyarlarca insan –tek yumurta ikizleri dışında– ayrı genleri taşımaktadır. Aynı ortamda veya aynı sosyal çevrede bulunan insanlar arsında değişik düşünsel davranışlar gerçekleşebilmektedir. Örneğin aynı köyde yaşayan insanlar değişik davranış biçimlerinde bulunabilirler. O köyde yaşayan ve aynı aileden olan kardeşler bile değişik davranış biçimi gösterebilmektedirler. Burada “davranış biçimlerimizi ne etkiler” sorusu karşımıza çıkmaktadır. Bilim bize bunun yanıtını veriyor: Genler.
Konumuza değişik bir açıdan bakalım.
Hindistan’da kurtlarla yaşayan iki kız çocuğu bulunmuştu. Bu kız çocukları kurtlarla yaşarken, kurtların gösterdiği davranışları göstermekteydiler. Kısaca şunu diyelim: insanoğlu belirli insani eylemleri (konuşma, yemek yeme, oturup-kalkma, okuma-yazma, vb.) kazanması için, eğitime gereksinimi vardır. Ancak bu eğitim, ne denli ileriye götürülebilir.
Konumuzu toparlamaya çalışalım.
Nöronların belirli özellikleri sosyal çevreden etkilenmektedir. Bu etki en az veya en üst düzey arasında gidip gelmektedir. Kurtlarla yaşayan kızlar en az etki görmüş nöronlara iye iken, üniversitede okuyan bir öğrencinin nöronları da en üst etki görmüş olabilmektedir. Ancak bu eğitim ile ilgilidir, bilinç ile değil.
Buraya dek anlattığım, –olağan insan– örnekleridir.
Oysa konumuz şudur: bilinç nasıl oluşur? Bu sorunun yanıtını aramadan önce şunu belirtelim: Bilinçli insan, olağan insanlardan değişik/farklı bir canlı türüdür. Onun nörolojik yapısı umulur ki, çok değişik bir yapıdır. İşte bundan sonra bu değişik/farklı insanı irdelemeye çalışalım.
Bilinçli insan nasıl oluşur? Bunun bir süreç olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Peki, bu süreci kim belirleyecektir: Doğanın diyalektiği mi?
Bilinçli insan olmanın iki temel koşulu vardır: birincisi kişinin doğuştan gelen karakterleri; ikincisi ise bilgi edinimidir.
Birinci koşul, doğuştan gelen karakterler –ki bu da genlerdir– bilinç iyesi olmanın temel koşuludur; yani kişinin doğuştan bu özelliği taşıması gerekir. Yani bir kap düşünün ki bilinç denen şey bu kaba sığabilsin.
İkinci koşul ise bilgi edinme sürecidir. Bilgi, bu kabı doldurdukça bilincin rengi de belirginleşmektedir. Kişinin; evreni, doğayı ve kendini algılaması böyle artacaktır.
Birinci koşul (Eğitim süreci) gerçekleşmeden ikinci koşul (bilinç) gerçekleşemeyecektir. Bilinç yetisini ortaya çıkaracak olan eğitim sürecidir. Bilincin ortaya çıkması için kişinin bilinç yetisine doğuştan iye olması gerekir. Yoksa bilinç yetisi olmayan biri istediği gibi eğitim görsün, bu kişi asla bilinçlenemez. Bilinci kaldıracak bir beyin yapısı olmadan kişinin –yaşam süresi boyunca– bilinç düzeyine erişmesi olanaksızdır. Böyle bir kişi ne denli bilgi edinirse edinsin; ne denli eğitim alırsa alsın bilinçlenmesi olanaksızdır.
Peki, bilinçli insan derken ne demek istenilmektedir? Bilinçli insanın özellikleri nelerdir?
Bilinç iyesi biri doğuştan üç temel özelliğe iyedir.
Birinci özellik, kişinin duyuları çok gelişmiştir. Çevresinde olan biteni (düşünsel olarak) çok iyi duyar, görür, işitir ve algılar. Kişi duyarlıdır yani.
İkinci olarak kişinin merak/sorgulama gücü yüksektir. Her şeyi sorgulayan; neden’lerini ve niçin’lerini çözmeye çalışan bir bireyle karşı karşıyayızdır.
Üçüncü özellik ise kişinin korku ve acı duymasıdır. Kişi gerçektende bilmediği olgulara karşı korku duymakta ve bu korku kişiyi bilgiye, öğrenmeye itmektedir. Korkuyu bir anlamda cesaretle yenmeye çalışır kişi. Bilinmeyen bilindiği an, korku sona erer ve kişi daha çok bilgilenmeye, sorgulamaya yönelir. Acı da duyar kişi. Acı duyması kişiyi doğruya iter. Bir başkasının acısını kendi acısı gibi görür ve bu acıdan hem kendisinin hem de başkasının kurtulmasını ister.
Bilinç yetisine iye olmayanlarda, bu özellikler en aza inmiştir. Nörolojik olarak bunların nedenleri bilinmese de bir gün kuşkusuz bütün bunların nedenleri çözülecektir. Çözecek olan da –bilinçli– insandır.


08 Şubat 2008 Cuma

KAMUSAL ALAN TÜRKİYE’NİN SINIRLARDIR

Son günlerde, laikliğin tanımını değiştirerek anayasada yapılan değişiklikleri kendi laiklik tanımlamalarına oturtmaya çalışıyorlar. Oysa laiklik, gericilerin tanımladığı gibi değildir? Peki, nedir laiklik?
Laiklik din dışılık demektir. Din’in boş ve bilimsel temele dayanmayan hükümlerini topluma dayatılmaması ve o toplumu bilimsel temeller üzerine oturtmak demektir laiklik.
1940’lada -Atatürk’ün ölmesiyle birlikte- gerici akımlar –sol da dahil olmak üzere- kendini göstermeye başladı. İlk önce imam okulları açıldı ve sonra bu okullara kızların da girmesi (kadın imam olmaz) sağlandı. Bilim/us dışı olgular yaşamımıza daha çok girmeye başladı. Batının –çağdaş görünen- yaşam tarzı ile Arapların dine dayalı yaşam tarzı; düşünen, üreten, paylaşan, seven bir Türkiye’yi yok etmeye başladı. Ordu darbeler yaptıkça Atatürk devrimlerini geri getirmemekle birlikte gericilik iyice yaşam alanı buldu Türkiye’de. Aslında gericilerin, batıdan alınan ve çağdaş olarak bize sunulan yaşam tarzı karşısında yapacakları bir şey de yoktur. Atatürk, çağdaşlığın sınırlarını yeterince çizemeden ayrıldı aramızdan. Bu çizgileri bugün, bize, batı çizerken öteki yandan -buna karşılık- dinici kesim Türkiye’ye kendi çizgilerini çizmek istemektedirler. Batı yaşam tarzına uygun yaşayanlar düşünmeyi, üretmeyi, paylaşmayı, eşitliği, okumayı, sevmeyi bir kenara bırakarak araç değerler peşinde koşmaya kalkınca gerici akım da kendilerine dinsel bir alan oluşturmaya başladı.
Türban için çok konuşuldu. Birileri “kadınların başını değil erkeğin gözünü bağlayın” dedi. Birileri “dinde örtünme yoktur” dedi. Birileri “türban özgürlüktür ve yasaklar kalkmalı” dedi. Oysa gerçekler göz ardı edildi. Laik kesim kendini savunmakta yeterli olamadı.
Kimse çıkıp da doğru dürüst “Laik devlette dini hükümler geçerli değildir” diyemedi. Laik toplumda bireylerin istekleri de laik olmak zorundadır. Yani, laik bir devlette, birey laik olur ve bu laik bireyler laik devleti oluşturur. Devlet demek birey demektir. Bireyin olmadığı bir yerde devlet olabilir mi?
Din hükümleri eğer özgürlük ise, dinde var olan ve toplumu teröre sürükleyen bütün hükümler özgürlük sayılacaktır. Örneğin “Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” hükmü de özgürlük sayılacaktır. “Laik devlette” din’de var olan bütün hükümlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Ancak, teokratik bir devlette (nasıl devlet olacaksa) bu hükümler geçerli olabilir ki Türkiye’de bu yola ilerlemektedir.
Din hükümleri, laik devletin kamusal alanında geçersizdir. Laik devletin kamusal alan o devletin sınırlarıdır. Yani kamusal alan misak-ı milli sınırları ile çizilen alandır. Nasıl PKK ülkemizin sınırlarını bölmeye çalışıyorsa, din de bu bölünmeyi –daha büyük boyutlarda- gerçekleştirmek istemektedir. Yani, dinci kesim din hükümleri ile Türkiye’yi 70 milyona ayırmak istemektedir ki PKK’dan daha tehlikelidir.
Laiklik, din hükümleriyle yaşamak isteyenleri güvence altına almaz; laiklik bireyin bilimsel düşünmesidir. Laik bireyin din ile ilgili hiçbir düşü veya eylemi olamaz, olmamalıdır. Tanrı ve öteki dünya da dahil olmak üzere bireyin herhangi bir dinsel ve tinsel olgudan uzak durmasıdır laiklik. Laiklik bu dünyanın kendisidir. Dünya/bilim/akıl dışı olguları kafasında geçirenler laik olmadıkları gibi laik devletin de güvencesi olamazlar.
Bundan sonra yapılması gereken ikinci bir kurtuluş savaşı olacaktır ki bu da bir bakıma kendimize karşı olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti din hükümleri üzerine kurulmamıştır; kim ki bu hükümleri topluma dayatırsa, o, bu ülkenin bölücüsü, yıkıcısı, parçalayıcısı olacaktır.

Sevgilerimle...

02 Şubat 2008 Cumartesi

DÜŞÜNMENİN TEMEL İLKELERİ

Düşünmek nedir, ne değildir?
1980’lerde anlaşıldı ki, düşünmek nörolojik bir olgudur. Şöyle denilmiştir: “Düşünce nesnel bir etkinliktir ve fizyolojik temeli de insan beyninde olup bitendir.”
Ancak düşünmek bunun da ilerisinde bir sorundur: bu sorun, bilinç sorunudur.
Descartes, “Düşünüyorum öyleyse varım” der. Dünyada yaşayan bütün insanlara sorsanız hepsi: “ben düşünüyorum” der kuşkusuz. Ancak düşünmek yaşamda olmak veya bulunmak demek olmadığı gibi, düş kurmak da değildir.
“Bilinç sorunudur” dedik düşünmek. “Düşünüyorum” diyenlerde, bilinç, ne denli oluşabilmiştir. Kanımca, herkes bilinçli olsaydı, yani herkes düşünebilseydi, dünya bugün mutluluk içinde yaşayan insanlarla dolu olurdu. Ancak bu denli açlığın, savaşın, yoksulluğun içerisinde herkesin düşündüğünü düşlemek bilinçsizliğin ürünü olabilir ancak.
İki olgu birbirine karıştırılmamalıdır: Düşünmek ve düşlemek. Düşünmek toplumsal bir sorundur; oysa düşlemek bireycilerin bir sorunudur.
‘Düş’lemek nedir?
‘Düş’lemek bireyci yarar ve çıkar peşinde koşanların, araç değerlere iye olmak için harcadıkları bir çabadır. Düş kurmak güdüsel bir çabadır. Araba düşlüyorum, ev düşlüyorum, arsa düşlüyorum, para düşlüyorum, kadın/erkek düşlüyorum, mevkii düşlüyorum, şöhretli olmayı düşlüyorum vb. vb. Araç değerlere iye olmak isteyenlerin, isteklerini beyinde ezbere dönüştürdüğü bu duruma “düşlemek” denir ve düşünmekle hiçbir ilgisi yoktur.
Peki, düşünmek nedir?
Düşünmek toplumsal yarar ve çıkar peşinde koşan; bilgiyi, bilimi, evreni, yeryuvarlağını vb. özümsemeye çalışan insanın bilinçsel bir eylemidir.
Düş ile düşünmek arasındaki ayrım nedir?
Düş kuranlar; bireyci yarar ve çıkarını önde tutan, yaşamını nesneleri iyelenerek geçiren, toplumsal hiçbir isteği olmayan, benmerkezci kişilerdir. Oysa düşünenler; toplumun yarar ve çıkar için çalışan, yaşamını bilgi ve bilime adayan, toplumsal istekleri olan; üretimden, paylaşımdan, sevgiden yana olan insanlardır.
Düşünmek bilinç ile başlar. Bilinci, düşünmek; düşünmeyi ise bilgi besler.
Düşünmek; bütün çıkarlardan arınmış, evrenin sonsuzluğunda, doğanın güzelliğinde, evreni anlamak, doğayı sevmektir.
Düşünmek; bilgi denizini beyinde harmanlamak, beyinde oluşan sorulara yanıt aramak, doğru olanı belirlemek ve ona yönelmektir.
Düşünmek; doğanın bir parçası olan insanın nesneyi iyelenmekten uzaklaşması ve düşünceye, öz’e yaklaşmasıdır.
Düşünmek; ölmek, yok olmaktır; yok olmayı kabullenmektir.
Düşünmek; üretmektir, paylaşmaktır, sevmektir.
Düşünmek; kendini toplum saymak ve böylece toplumsallaşmaktır.
Düşünmek; duymak, görmek, algılamaktır.
Düşünmek; savaşmaktır, medeni cesarettir.
Düşünmek; özgürlüktür, sonsuzluktur.
Düşünmek; bütün çıkarlardan kendini soyutlamaktır.
Düşünmek; değişmektir.
Düşünmek; değişimi kavrayabilmektir.
Düşünmek; yaşamaktır.
Düşünmek her şeydir.
Birileri şöyle diyebilir ve demektedirler de “Bunlar senin düşüncen.”
Düşünce kimsenin değildir. Düşünce; tektir ve doğru olandır. Toplum için doğru olan tek bir doğrudur. Bu doğru da düşüncenin kendisidir. Düşünen insanlar her yerde, her süre bir toplumdur. Çünkü toplum, düşünen insanlardan oluşan bir kümedir.
Düşünmenin temel ilkeleri bunlardır; düşünmek denilince en başta bunlar us’a gelmelidir.

31 Ocak 2008 Perşembe

ÜRETİMİN TEMEL İLKELERİ

Üretim nedir?
Üretim bir süreçtir. Bu sürecin bütün aşamalarında insan bilincinin yer alması gerekir. Üretimin, başlangıcından paylaşılmasına dek süren bütün aşamalarında, üretim-bilinç birlikteliği olmak zorundadır. Bilincin olmadığı herhangi bir üretim aşaması; eşitsizliği, sömürüyü, köleliği vb. getirecektir.
Bilinç nedir?
Sever Tanilli, ‘bilinc’i şöyle tanımlar:
“Bilinç, bireyin tek başına düşünme yetisidir. Başkası benim yerime düşünüp karar verebiliyorsa bilinçsizim demektir. İnsan, tek başına düşünebilmek için, başka bilinçlerden gelen bütün bir kültürle beslenmeli ve biçimlenmelidir.” der ve ekler: “bilinçler arasında ayrılık vardır.”
Bilinçler arasında ayrılık yoktur; bilinçsizler arasında ayrılık vardır.
Bilinç, düşünme yetisi ise, bilinçler arasında ayrılık olamaz. Çünkü düşünme yetisi olanlar doğruyu arar ve doğru da –değişmekle birlikte– tektir.
İnsanoğlu, us’unda iki olgu üretir; yalan ve düşünce olgusudur bu. Düşünemeyenler yalan üretirken, düşünebilenler, –bilinç yetisi olanlar– düşünce üretir.
Yalan üretmek ne demektir?
Yalan, düşünme yetisine iye olmayanların acizliğini ve çaresizliğini öreten bir perdedir. Bu perde, araç değerleri –düşsel olarak– güvence altına almaktadır.
Herkes üretebilir mi?
İnsan beyni, evreni veya doğayı veya yaşamı kavrayamayınca yalanlara yönelir ve birlikteliğinde kişi, yaşamında kendi kendini kandırarak, düşünmeden yaşar. Kendi kendini kandırmak için de durmadan bir şeyler üretir. Ürettiği yalnızca yalandır. Yalan üreterek, kişi, beynini düşünmeden alıkoyar. Bu, kişi için doğal bir olaydır. Yapacak bir şey yoktur; doğa ona, böyle bir sinirsel yapı vermiştir ve öyle de yaşaması gerekir.
Sözü edilen bu kişiler hiçbir süre üretemezler. Çünkü üretim, toplumsal bir eylemdir ve bireyciler kendi çıkarları için yaşadıklarından toplumsal üretime katılamazlar. Bireyciler kendi çıkarları doğrultusunda yalanlar üretir ve bu yalanlarla yaşarlar.
Düşünen insan acı çeker; çünkü toplumun acısını duyar düşünen insan. İşte, üretimi yapacak birey, bu “düşünen” ve birlikteliğinde toplum özlemi çeken bireydir.
Aşırı isteklerin olduğu topluluklarda, aşırı ölçüde kölelerin olması, aşırı istekte bulunmayan (henüz oluşmamış) toplumlarda da bulunacağı anlamına gelmez. Herkesin aşırı derecede araç değerlere iye olmaya çalıştığı bir toplulukta kuşkusuz eşitsizlik ve bununla birlikte bir köle/işçi sınıfı da olacaktır. Düşünmekten, sorgulamaktan, toplumun mutluluğu için çalışmaktan başka isteği olmayanların oluşturduğu bir toplumda kuşkusuz köle/işçi sınıfı da olmayacaktır.
Sınıflar, bilinç yetisine iye olamayanların, düşünmeyenlerin oluşturduğu bir olguludur. Bilinç her sorunu çözecektir. Yüz binlerce yıl sonra kuşkusuz!
Varsıl ve yoksul toplulukların, eşit bir topluma ve birlikteliğinde mutlu bir yaşama geçmesi için –yüz binlerce yıl sürecek olan– bilinç evriminin tamamlanması gerekmektedir. Bu süreç tamamlanmadıkça yoksul–varsıl ayrımı her süre olacaktır. Gerçek üretim ve paylaşım bu sürecin sonunda, insanoğlunun bilince ermesiyle oluşacaktır. Bu süreci kısaltacak her insani çaba yine doğanın, bilincin ürünü olacaktır. Geçmişte olmuş ve gelecekte olan her eylem evrimsel bir döngünün ürünüdür ve bunların yaşanmasını sağlayacak olan tek itici güç, doğanın kendisi olacaktır.
Varsıl-yoksul ayrımının olduğu ve –üretim olsa dahi– bilinç sorunu yaşayanların bulunduğu bir toplulukta yapılan üretim hiçbir anlam taşımaz. Düşlerinde yalan üretenler hiçbir süre toplum için üretemeyeceklerdir.
Düşünen insanlar, değişimi özümseyerek bir arada insan gibi yaşayacaklardır. Üretim, işte bu ortamda yaşayan –bilinçli insanın– eylemi olacaktır.
Üretimin temel ilkeleri bunlardır; üretim denilince en başta bunlar us’a gelmelidir.

29 Ocak 2008 Salı

SEVGİNİN TEMEL İLKELERİ

Sevgi nedir?
Sevgi evreni özümsemektir; iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı kavrayabilmek ve güzele yönelmektir sevgi. Sevgi; bilmek ve öğrenmektir.
Sevginin kaynağı nedir?
Sevginin kaynağı düşünen insanın kendisidir. Bilinçtir, bilgidir sevginin kaynağı. Sevginin kaynağı içseldir; öz’dür. Sevgi, aşk, öğrenmek, bilim, bilgi, bilinç, yaşamak; hepsinin kaynağı aynıdır: öz’dür, düşünen insandır yani.
Çıkarcılar şöyle der: “Eğer ben doğruları söylersem, çevremde insan kalmaz.”
İşte, yaşamın olumsuzluklara boğulmasının ana nedenidir bu söz: Yalnız olma tedirginliği!
Çıkarcılar yalnız yaşayamaz; çünkü çıkarcıların çıkarı, başkalarından gelen yararda yatmaktadır. Bunun yanında çıkarcılar, kendilerini sevmedikleri için de yalnız kalmayı göze alamazlar ve bunun için her türlü oyunları sergilerler.
En önemlisi, doğruları söylemekten tedirginlik duyarlar.
Doğruları söylerlerse, çıkar kanallarının kapanacağını düşlerler.
“Seviyorum” derler. Çıkarcıların “sevgi” dediği, araç değerlere olan tutsaklıktır. Çıkarcılar tutsağı olduğu araç değerler dışında hiçbir şeyi sevmezler. Toplum için değil, kendi çıkarları için sever görünürler. Toplumun çıkarı kişisel çıkarın önüne geçtiği için, toplumsal çıkarları düşlerinde yok ederler.
Arkadaşım olsun, sevgilim olsun, dostlarım olsun, komşularım olsun diyerek doğruları söylemek yerine yalana başvururlar. Birbirlerini sevmedikleri ve birbirlerini kandırdıkları halde çıkarcılar bir arada yaşarlar. Ortak çıkar altında buluşarak, birbirlerini sevmeden bir araya gelenler, çıkarları çatışınca birbirlerine düşman olurlar.
Oysa sevmek bu değildir. Sevgi öz gerektirir. Özü olanlar ancak birbirlerini sevebilirler. Öz, toplumsal çıkardan yanadır. Bireysel çıkarı tanımaz öz. Öz, kişileri toplum çatısı altında birleştirir. Böyle bir toplumda bireyci çıkarlar söz konusu olmadığı için, kişiler asla birbirine düşman olamazlar.
İnsanoğlunun bir dost, bir arkadaş, bir sevgili, bir eş, bir komşu edinmesi doğal bir şeydir. Ancak kişi, bu edinme ile onur kırıcı davranışlarda bulunup kendi varlığını ortan kaldırıyor ve onurundan ödün veriyorsa bu hiç de insan için doğal bir davranış değildir.
Yığınların çoğu henüz “onur” kavramından habersizdir. “Onur duygusu” ancak bilinçli insanın duyuları ile algılanabilir. Bilinci oluşmuş kişi ancak yaptığı olumsuz davranışların ayrımına varır ve bu yanlıştan dönebilir. Bilinçli oluşmayanlar çıkarları uğruna her onursuzluğu yapmakta kendilerinde bir eksiklik duymazlar. Bilinçsizler için “doğru” değil, “bireyci çıkar” önemlidir. Kişinin –yaşam sürecinde– bilinçsizliğini ortadan kaldıracak hiçbir güç de yoktur.
İnsan, toplum ile birlikte yaşamalıdır. Toplumun ortak çıkarı, düşünmektir. Düşünme eyleminde bulunan insanlar ancak birbirlerini sevebilirler. Düşünme eyleminde bulunmayanlar birbirlerini hiçbir süre sevmeyeceklerdir.
Sevginin temel ilkeleri bunlardır; sevgi denildiğinde en başta bunlar us’a gelmelidir.

27 Ocak 2008 Pazar

PAYLAŞMANIN TEMEL İLKELERİ

Demokritos’un babası ölünce Demokritos’a bin talant bırakmıştı. O döneme göre bu denli para büyük bir servet idi. Demokritos sorgulayan biriydi ve bu para ile oturup keyif çatacak biri de değildi.
Bu para ile uzak ülkeleri; Mısır’ı, Babil’i gezdi. Birçok kişiyle tanıştı, söyleşiler, tartışmalar yaptı ve gezinin sonunda Demokritos yurduna yoksul bir biçimde döndü.
Demokritos’u, –yurduna döndüğünde– mirasyedilikle suçladılar ve onu mahkemeye verdiler. Demokritos yargıçların önüne çıktı ve hiçbir şey söylemeden, elinde bulunan büyük bir ruloyu açıp yazdığı yapıtı okumaya başladı.
Demokritos, kendi yazdığı, evreni ve doğayı anlatan yapıtını okuyunca, herkes şaşırdı. Kimse neden bunları okuduğunu anlayamamıştı. Çünkü suçu ile okuduğu yapıt arasında bir bağ yoktu.
Okuması bittiğinde yargıçlar anlatılanların güzelliğini sezip, Demokritos’un suçlu olmadığına karar verdiler. Ayrıca, bu denli bilgiyi yurduna getirdiği için de kendisine beş yüz talant verildi.
Gezide, bin talant harcamıştı, ama başka bir servet getirmişti: o da bilgiydi.
Demokritos’un eline böylece yine para geçmişti ve durmak gibi bir isteği yoktu. Bu kez Atina yollarına düştü.
Demokritos’u bilgiye iten neydi?
Kuşkusuz öz’ü!
Bilinç ve sorgulama dolu öz’ü, onu doğru olana itmişti: yani bilgiye.
Araç değerlere tapanlar her süre şunu der: “O işte kar yok ki.” “Ne kazandırıyor ki sana.” “Ne yararı var ki”
Düşünemeyenler yarar’ı madde/nesne olarak algılar; çaresizliklerini, aşağılılıklarını öretmek için. Çünkü beyin yapıları doğayı anlamaları için yeterli yapıda değildir. Bilgi, onlar için, maddi/nesnel yarar (para) getirmiyorsa boş bir şeydir.
Bunların paylaşmakla ne ilgisi var peki?
Paylaşmak ancak maddeye, araç değerlere tapmayanların, öz’ü olan –bilinçli– insanların eylemidir. Demokritos, her yerde ve her koşulda her şeyini paylaşır. Bilgiye yönelmek, öz gerektirir ve öz paylaşımdan yanadır. Öz’ü olmayanlar hiçbir şeyini paylaşmazlar, tersine biriktirdikçe biriktirirler. Ne denli birikirse o denli alçaklıkları örtülür veya öyle sanırlar.
Demokritos, bilgiye yönelmişti ve bilgi onun için yaşamın kaynağıydı. O, bilgi için para harcamıştı; para kazanmak için bilgi edinmemişti. Oysa düşünemeyenler para kazanmak için bilgi edinirler ve bu para ile birilerini mutsuz edip, bundan haz alırlar. Bu yüzden düşünemeyenlerin bilgi edinmesi -toplum açısından- çok tehlikelidir.
Düşünemeyenler paylaşmayı bir yarışın yenilgisi sayarlar. Çünkü bütün yaşamlarını başkalarıyla yarışa adamışlardır. Bu yarış parayı, araç değerleri, maddeyi biriktirme yarışıdır. Ne denli çok birikirse o denli çok başkaları mutsuz olur ve biriktiren bundan o derecede haz alır.
Paylaşımcı olmayanlar aralarında yalnızca bir şeyi paylaşırlar: o da Allah. Allah ne denli paylaşılırsa paylaşılsın bitmez... Allah, onlar için yalnızca maddeyi, araç değerleri elde etmek için kullanılan bir araçtır. Öz’de Allah’a inanmazlar; inandıkları tek şey araç değerlerdir.
Düşünemeyenler yaşamlarında hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. O yüzden biriktirdikçe biriktirirler. Biriktirdikçe paylaşımları azalır. Biriktirdikçe cennet düşü çoğalır.
Düşünemeyenlerin, çıkarcıların oluşturduğu düzensiz sistemde, paylaşım diye bir şey söz konusu olamaz. Düşünen insanların oluşturduğu düzende ancak, eşit paylaşıma gidilebilir.
Paylaşımın temel ilkeleri bunlardır; paylaşım denilince en başta bunlar us’a gelmelidir.

26 Ocak 2008 Cumartesi

ÖZGÜRLÜĞÜN TEMEL İLKELERİ

Özgürlük nedir? Bu sorunun yanıtını ancak özgür birey verebilir. Özgür birey kimdir? Kuşkusuz düşünebilen insan!
“Özgürlük düşünmektir” derken ne demek istemişimdir? Her canlı özgür müdür? Özgür olmayanlar tutsak mıdır? Tutsak ise, neye tutsaktır?
Özgürlük, sanıldığı gibi başıboşluk ya da serbestlik değildir. Birçok kişi özgürlüğü “her şeyi yapabilirim” düzeyine indirgemiştir. Oysa özgürlük her şeyi yapabilmek değil; doğru olanı yapabilmek; topluma uygun davranabilmektir.
Özgürlük kişinin kendi içindedir ve kişi nereye giderse gitsin, hangi ortamda bulunursa bulunsun, –eğer düşünebiliyorsa– o kişi her süre özgürdür. Düşünemeyen biri ne denli serbest olursa olsun özgür değildir ve her süre tutsaktır. Peki, neye tutsaktır?
Düşünemeyenler araç değerler (paralar, mülkler, arsalar, evler, yazlıklar, mevkiiler, vb.) için yaşar; yüksek değerleri (düşünmek, üretmek, paylaşmak, sevmek, okumak vb.) boş görür. Bu yüzden, araç değerler için yaşayanlar o araç değerlerin tutsağıdır. Araç değerlerin tutsağı olanlar hiçbir süre özgür olamazlar.
Düşünen insan, ister erkin, ister tutuklu olsun her süre düşünür. Peki, neyi düşünür?
Düşünmek doğruyu aramaktır. İnsanoğlunun ortaklaşa eşit bir toplumda yaşayacağı doğrulardır bunlar. Doğru değişebilir; her ne olursa olsun insana düşen görev değişen doğruları bulabilmektir. Senin doğrun, benim doğrum diye bir şey söz konusu değildir. Değişen doğrular tektir; çünkü toplum, bu değişen doğrular üzerine kuruludur ve toplum, senin doğrun, benim doğrumu kabul etmez. Su, 100 derecede, 1 atm basınçta kaynar. Doğru budur. Herkes için söz konusu olan doğru da budur.
Özgürlük; bu doğruları, bilinçle özdeşleştirmektir. Bilinçle özdeşleşen doğrular düşünen insanı yaratır. Düşünen insan toplumun bir bireyi olmaya hazır demektir. İşte bu birey özgür biredir. Özgür bireyin yanlışları olmaz. Yanlışı olan birey, birey değildir.
Özgürlük; insanın öz’ünden kaynaklanan bir olgudur. Öz’ü olan insanlar ancak özgürleşebilir.
Öz nedir? İnsanın öz’ü fizik, kimya, biyoloji bilimlerinde yatmaktadır. Öz’e, nesnenin işleyişini anlayarak varabiliriz. İnsanın özü nesnelerin özünde yatmaktadır.
Serbestlik, başıboşluk isteyenler düşünemeyen ve hiçbir süre özgür olamayanlardır. Özgür olamamasıdır zaten kişiyi, serbest olmaya, başıboş olmaya götüren. Özgürlük düşünce ile var olan bir olgudur. Öz’ü olmayanların özgürleşmesi veya düşünmesi yaşam süresince olanaksızdır. Özgür olmak bilinç gerektirir. Çünkü bilinç öz’dür.
Özgürlüğün temel ilkeleri bunlardır; özgürlük denildiğinde en başta bunlar us’a gelmelidir.

24 Ocak 2008 Perşembe

DÜŞÜNÜR KİMDİR?

“Düşünür” kime denir?
Düşünürün öz-ellikleri nelerdir?

“Düşünmek”, ile başlar insanın öyküsü.
Bu öykü acı ve aynı sürede sonsuzluğun;
Yalnızlığın ve çoğunluğun da öyküsüdür.

Düşünür; ölümü, yalnızlığı göze alan bireydir.
Bu bireyin tek amacı vardır; o da mutluluğudur toplumun.
Düşünürün düşünmekten başka öncelikli işi yoktur, olmamalıdır.
Hem para peşinde koşmak hem de düşünmek;
Düşünmek değildir.
Araç değerlerin peşinde koşmak
Düşünürün değil, düşünemeyenlerin eylemleridir.

Düşünmek sevmek ile başlar;
Dünyayı, evreni, insanı özümsemekle sürer.
Düşüncenin özüne varmakla kökleşir insan.

Düşünceyi ancak, düşünürün kendisi algılayabilir.
Biri; “düşünce özgürlüğü”nden söz ediyor.
Düşünemeyenin düşünce özgürlüğü olabilir mi?
Düşünemeyenler paraya sarılır.
Beş on kuruşa satılır.

Düşünmek başkadır.
Düşünmek okumaktır.
Felsefe, tarih, sosyoloji, coğrafya;
Fizik, kimya, biyoloji, antropoloji;
vb. vb. bilmektir.
Bilmeyi istemektir düşünmek.

Düşünen insanın toplumsal isteği vardır,
Düşünmeyenlerin ise yok.
Toplumsal isteği olmayanlar, araç değerler peşinden koşar,
Ve bu güzel dünyada yaşadığını sanır.
Oysa yalnız ve aciz ve çaresizdirler.
Tanrılaştırır birini,
Kendinden çıkarır kendini,
Tapar araç değerlere, yok eder kendini.

Düşünür, toplumdur; toplum, düşünür.
Düşünemeyenler topluluktur.
Topluluk demek; acı demek, kan demek,
Ancak düşünür acı çeker, korku duyar.
Düşünmeyenler, acı çekmez ve korkmaz.
Çünkü düşünemeyenler;
Duymaz, görmez, algılamaz ve sevmez.

Düşünür bir galaksinin;
Başka galaksiyi yok etmesine benzer.
Yok’tan gelip yok’a gider gibi.

Düşünür doğumdan başlar düşünmeye;
Ve yok olana dek sürer bu sevinç.

21 Ocak 2008 Pazartesi

DİN’İN SOSYOLOJİK, PSİKOLOJİK VE FELSEFİ GELİŞİMİ

Yüzyıllardır insanoğlunun yaşamına eşlik etmiş olan din, insanoğlu için ne anlam taşıyor? Din ile bilim neden birbirine karşıttır? Din’i yaratan olgular nelerdir? Yazımızda bu soruları yanıtlamaya çalışacağız.
İnsanoğlunun önünde iki ayrı yaşam vardır: Bunlardan biri, kişinin düşünme eyleminde bulunarak yaşaması, öteki ise kişinin kendi yaşamını düşleyerek yaşamasıdır.
Ne anlama geliyor bunlar? Hep birlikte özümsemeye çalışalım.
Öteki konularda da dile getirdiğim gibi; insan, biyolojik ve organik bir canlıdır. Bu canlı, düşünme yeteneğini, sinirlerin etkileşimi ile gerçekleştirmektedir. Ancak, bilinç için sinirlerin, belli bir etkileşim noktasının ötesine geçmesi gerekir. Bu da evrimsel süreç içerisinde gelişen ve ilerleyen bir durumdur.
İnsanoğlunun bugün geldiği evrimsel süreçte; evreni, doğayı, yaşamı ve kendini algılaması yeterli değildir. İnsanoğlu bugün, hayvanlar ile bilinçli insan arasında sıkışmış bir evrim süreci içerisindedir.
İki canlı arasına sıkışmış ve “katiller çağı”nı yaşatan Homoeconomicus veya insanımsı, “araç değerler” uğruna dünyayı her türlü olumsuzluğa sürükleyebilmektedir. Bu da yaşamı ve doğayı katletmek/yok etmek demektir.
“Araç değerler” nelerdir? Araç değerler; yarar, çıkar, her türlü maddi ve hükmedici gereksinmeler (para, ev, arsa, yazlık, araba, ün, mevkii, kadın/erkek, kimlik), kıskançlık, kin ve rekabettir. Bilinçli insan bu geçici araçların arkasından koşmaz; bilinçli insan “yüksek değerler”in peşinden koşar.
Nedir “yüksek değerler”? Yüksek değerler; düşünmek, üretmek, paylaşmak, sevmek, sorgulamak, okumak ve bilgi edinmektir. Bilinçli insan, bu değerlerin peşinden koşarak insanlaşma çabası içerisine girebilir.
Düşünme yeteneğinden yoksun olanlar, neden araç değerlerin peşinde koşmaktadırlar? Din ile araç değerler arasındaki bağlantı nedir? Araç değerler peşinde koşanlar gerçekten din’e mi inanıyor yoksa araç değerlere mi?
Bu sorunun yanıtını vermeden önce düşünme yeteneğinden yoksun olanların yaşamsal süreçlerini irdelemeye çalışalım.
İnsanoğlu, erkek ve dişi bireylerin çiftleşmesinden meydana gelen bir canlıdır. Anne ve babadan gelen genler yeni bireyi oluşturur. Bu genler, oluşan canlının karakterini belirler. İnsanoğlunun sinir yapısı doğduğu andan yok oluş anına dek aynı kalır. Yani “düşünme yeteneği” ile doğmayan biri sonradan düşünemez. “Düşünme yeteneği” olan birisinin ise, düşünme eylemine geçtikten sonra, düşünme yeteneğini yitirmesi olanaksızdır. Kısaca insan; doğarken ne ise, yok olurken de odur.
İnsanoğlu, doğacağı veya yaşayacağı ortamı önceden belirleyemez; doğduğu ortamda, geçmişten gelen gelenek ve göreneklerin etkisi altında büyür. Bu durum düşüncenin gelişimi açısından olumsuzluk taşısa da, doğal bir sürecin uzantısıdır. Gelecek olmadan geçmiş de olmayacağından, doğan çocuk da kuşkusuz gelenek ve göreneklerinin engelleme/kısıtlamalarıyla karşılaşacaktır. Düşünme yeteneğinden yoksun olanlar, gelenek ve görenekleri doğal karşılar ve bunun sürekliliğini sağlamaya çalışır. Oysa düşünme yeteneği olanlar, büyüdükçe ve dünyayı algılamaya başladıkça gelenek ve göreneklerin baskısından kurtulmaya çalışır ve kendi kendine sorular sormaya ve yaşamı sorgulamaya başlar. Bu soruların boyutu, kişinin düşünme yeteneğinin sınırlarına bağlıdır.
Düşünen bireyin, geçmişin gelenek ve görenekleri karşısında kendi kendiyle konuşması, kendine sorular sorması ve gittikçe içselleşmesi artar. Gelenek ve göreneklerin yanlışlığını ayırt etmeye başlayan kişi, kendini çelişkiler yumağında bulur. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda beyni bir karmaşanın ortasına düşmüş gibi çırpınmaya başlar. Kuşkusuz bu çocuk, büyüdükçe ve kendine sorduğu sorulara yanıt alamaya başladıkça karmaşadan kurtulmaya ve kendisi olma yolunda emekleyerek düşünce yapısını oluşturmaya başlar. Bu durumda, gelenek ve görenekleri “düşünen insan”ın kabul etmediğini gören düşünemeyenler korku ile “düşünen insan”ı gelenek ve göreneklere yönlendirmeye çalışır. Bunun için önceden tasarlanmış ve kendilerinin de benimsediği din kullanılır. Din; tasarlanmış en büyük gelenek ve görenektir.

Düşünemeyenler Korku Duymazlar

Korku, düşünebilen insana özgü duygudur. Düşünme yeteneği gelişmiş kişi korku duyar. Korku duymasıdır kişiyi düşünme eylemine götüren. Düşünemeyenler, din uygulayıcıları az da olsa bunu bildiklerinden, düşünen insanları korku ile sindirmeye çalışırlar. Kendileri korkmadıkları için de, din ile her türlü yalanı ve kötü eylemleri gerçekleştirebilmektedirler.
Neden, gelenek ve görenekleri yaşatmak isterler?
Düşünemeyenler, düşünme eylemine geçmemek için, bulunduğu ortamı değişimlerden soyutlarlar. Her türlü değişim, düşünemeyenlerin beyninde yıkıma yol açar. Bu yıkım, yaşanan hazların yitimidir. Hazların yitmemesi için düşünemeyenler her türlü değişime karşı çıkarlar. Değişim, düşünemeyenlerde bir tedirginlik bir sıkıntı yaratır. Gelenek ve görenekler, iye olunan nesneleri, bir biçimde güvence altına alır. Bu yüzden gelenek ve göreneklerin yok olması aynı sürede iye olunan nesnelerin ve bu nesnelerde alınan hazın da yok olması demektir.
Neden araç değerlere iye olmak istiyorlar?
İye (sahip) olmak, güçsüz ve aciz olan beyni, bir biçimde güçlü ve sıkıntısız bir ortamın içine sürüklemektedir. Nesnelere iye olmak, aynı sürede bu yolla alınan hazzı da arttırmaktadır. Kısaca; bireyciler, araç değerleri benimseyerek ve onlara iye olarak hem düşünme eyleminden kendilerini kurtarmış olmakta, hem de iye olma ile hazlarını tatmin etmektedirler.
Neden tatmin olmak isterler? Çok mu acı çekmektedirler?
Bireyci çıkarcılar yaşamı hiçe sayarlar. Eğer öldükten sonra yaşam sürüyorsa, yeryuvarlağının yaşamı boş bir yaşamdır. Doğanın doğal eylemleri karşısında çaresiz olan bireyciler, yok olma düşüncesini beyninden atmak için bir ilaca gereksinim duyarlar. Bu ilaç tatmin olma ilacıdır. Tatmin olmanın yolu ise, iye olmada, yani araç değerleri elde etmek ve bunlara tapmaktan geçmektedir. Araç değerleri elde ettikçe ve bu değerlere taptıkça ve iye olunan nesneler arttıkça kişinin öteki dünya düşü de artmaktadır. Kendi kendini kandırma eylemi ile bir biçimde doğayı kendince yorumlayan bireyciler, yok olma düşüncesi karşısınca tedirginlik duymaktadırlar.
“Yok olmak” ne demektir.
Bireyci çıkarcılar doğmadan önceki yaşamlarını asla aramaz ve dilemezler. Bilirler ki, doğumdan önce yoktular. Oysa yeryuvarlağının hazlarını tadan bireyci çıkarcılar, öldükten sonra, doğumdan önceki gibi yok olacaklarını kabullenmezler. Yaşamın bir değişim olduğunu algılayamayanlar, benmerkezci bir bakışla yaşamı, kendi küçük çıkar dünyasının çevresinde döndürmektedirler. “Ne düşlüyorsam doğrudur” mantığı ile kendi kendini kandıran ve kendini oyalayanlar, bu dünyadaki yaşamı; düşünmeden, üretmeden geçirmek istemektedirler.
“Ne düşlüyorsam doğrudur!”
Gerçekleri kabullenemeyenler, kendi kendilerini kandırarak yaşamını sürdürür. Düşünme yeteneğinin gelişmemesi sonucu oluşan bu durum, evrimin belirli aşamalarında yüzyıllarca kendini gösterecektir. Ta ki “insan evrimi” bilinç noktasına erişinceye dek… Bilinci oluşmamış kişiler kendilerini ve yaşamı algılayamazlar. Hazları doğrultusunda yaşamdan kendilerini soyutlayarak; düş ve umutları ile yaşarlar. “Ne denli düşlerim güçlü olursa o denli düşlerim gerçekleşir” mantığı ile yaşayanlar, dünyadaki olumsuzluğun kaynağıdırlar.
Bilinci oluşamamış kişiler acı çekmezler. Acı çekmedikleri gibi başkalarının acı çekmesini ister ve bundan da mutluluk duyarlar. Bu durumun kaynağı beynin yapısı ile ilgilidir. Beyin, düşünme yeteneği kazanmammışsa, kişi, güdüleriyle yaşamaya başlar. Güdünün temelinde haz almak vardır. Haz ise ancak başkalarının acı çekmesiyle olur.
Din, bütün bunları organize hale getirmek için, yine bu kişiler eliyle tasarlanmış bir olgudur. Haz alma isteği, din ile kutsallaştırılmak ve böylece masum hale getirilmek istenmektedir.
Dünyada 6,5 milyar insan soyu evrimsel bir döngünün içerisinde; doğa ve kendiyle etkileşim halinde evrimleşmektedir. Bu evrimi kavramamız için milyarlarca yıllık evrimsel süreci bilmemiz ve özümsememiz gereklidir.
Bilim ve Din arasındaki ilişki nedir?
İnsanoğlunun bilimsel üretimi olan araç ve gereçler, toplumsal yaşamı değiştirebilir. Bu değişim evrimsel bir değişim değil; evrimsel sürecin bir sonucudur. İnsanoğlunun bu araç ve gereçlere iye olması veya bu gereçleri kullanması her süre gelişmişliğin, çağdaşlaşmanın, bilinçli bir yaşam sürmenin göstergesi olamaz. Gelişmişlik bireyin bilinç düzeyine bağlıdır. Ormanda yaşayan ve yaşamını doğal yiyeceklerle karşılayan biri, bilinçli bir insan olabileceği gibi; gelişmiş araç ve gereçleri kullanarak çağdaş görünümlü bir kentte yaşayıp, bilinçsiz biri de olunabilir. Burada söz konusu olan araç ve gereçlerin kullanımı değil, bu araç ve gereçlerin kimin için kullanılacağıdır. Bilinçli bir üretim ve paylaşımın olmadığı yerde, araç ve gereçlerin niceliği ve niteliği hiçbir önem taşımaz.
Bilim ve din arasında ters bir orantı vardır. Bilim, bilineni ve bilinenin değişimini insanlara sunar; oysa din, bilinmeyeni ve bilinmeyenin değişmemezliğini insanlara sunar. Bilinenler artıkça bilinmeyenler azalır; bilimin ilerlemesi ile din, bilimin içinde ya erir ya da değişime uğrar. Din’in temel bir özelliği vardır: “Din her soruya yanıt verir” (T. Mengüşoğlu). Bu yanıt kanıtlanmış bir bilgi değildir. Dini var eden de budur: Kanıtlanmayanın üzerine kurulu olmasıdır. Bilim, bilinçli insanın ürünü olduğu gibi; din, bilinçsizliğin ürünüdür. Her soruya yanıt veren bir olguya, bilinçli bir insan tutsak olabilir mi? Sonsuzluğun içerisinde her olguya yanıt aramak düşünememenin bir sonucudur. Bilim kanıtlananı, yani bilgiyi insana sunarken, bireyci çıkarlara değil, toplumsal çıkarlara yanıt verir. Oysa din, toplumsal çıkarlara değil, bireyci çıkarlara hizmet etmektedir.
İnsanoğlu bir dönemler, birilerinin, kendilerini yönetmesi gerektiğine inanmışlardır. Bu duruma düşmelerinin nedeni, bilinç yetilerinin olmamasıdır. Bilinç yetisi gelişmemiş olanlar güdüleriyle yaşamlarını sürdürürler. Güdüleriyle yaşayanlar, bilinçli de olmadıklarından kendilerini veya doğadaki tüm yaşamı birisinin yönlendirdiği duyusuna kapılırlar. Bu birisi genelde tanrı olmaktadır. Tanrı, bilinçsiz insanoğlunun güdüleriyle eşleşerek bilincin yerini almaktadır. Bundan sonra kişi, kendisi olamamakta ve kendi yaşamını güdülere tutsak etmektedir. Güdünün ardında ise hiç de masum olmayan olgular yatmaktadır.
Güdünün ardında yatan gerçekler nelerdir?
Din demek, güdüyle yaşayan insanoğlunun bilinçsiz yaşamı demektir. Güdü, insan evriminin birikmiş tortusudur. Bu tortu içinde haz, şiddet ve kargaşa yatmaktadır. Bilinç düzeyine erişmemiş olan insanoğlunun yaşam alanı, bu üç olgunun var olmasına bağlıdır. Bu bağlılık din ile birlikte sisteme oturtulmuş ve bir rekabet ve bir yarış alanı haline getirilmiştir. Güdü ile yaşayanlar rekabeti doğal karşılarlar. Kendilerini göremediklerinden veya özümseyemediklerinden her süre yaşamını başkalarıyla bir yarıştaymış gibi geçirirler. Kendi yetersizliklerini veya kendi benliklerini duymadıklarından, başkalarının acısını da duyamazlar. Başkalarının acısını duyamadıklarından, güçlünün güçsüzü ezdiği bir ortamı doğal bulurlar.
Güdüleriyle yaşayanlar her süre birilerinin önünde olmak isterler. Bu yüzden toplumsal eşitliğe karşı çıkarlar. Eşitlik, bu kişiler için düşlenmesi bile korkunç bir şeydir. Eşitliğin olduğu yerde güdüleriyle yaşayanlar yaşayamazlar. Eşitlik; bilinci gelişmiş, düşünebilen insanın yaşam alanıdır.
Eşitliğin olmadığı yerde rekabet vardır. Bu rekabet kişiyi doğanın gerçeklerinden soyutlar ve düşünmenin ona verdiği tedirginlikten kurtarır. Düşünmenin ne denli ürkütücü (güdüleriyle yaşayanlar için) bir şey olduğunu az da olsa bilenler, beyinlerini her saniye uyutma veya oyalama yoluna giderler. Bilinç yetisi gelişmiş kişiler, düşünme eyleminde bulunmadıklarında yaşayamadıkları gibi; bilinç yetisi gelişmemiş ve güdüleriyle yaşayanlar da düşündükleri an yaşayamazlar. Düşünme eylemini gerçekleştiren beyin, eğer düşünce üretecek yapıda değil ise kişi düşünemez.

18 Ocak 2008 Cuma

DÜŞÜNMEK = BİLİNÇ

7 gün = 7 gök cismi
7 gök cismi = 7 Tanrı
Monday = Pazartesi
Mon+day = Ay+günü
Sunday = Pazar
Sun+day = Güneş+günü
Saturday = Cumartesi
Satur+day = Satürn+günü
7 gün = 7 kat gök
Kutsal günler, tanrılara tapma günü

***

Mevlana = Hoşgörü
Ne olursan ol yine gel = yarar, çıkar, menfaat
Hoşgörü = Yalanı kabullenmek, doğruyu yok saymak
Saygı = çıkarcının görevi
Sevgi = düşünenin özü
Hoşgörü + Saygı = çıkarcı ve düşünemeyen
Sevgi + Doğru söz = Düşünen birey

***

Allah = Para
Para = Araç değerler
Araç değerler = Mal, mülk, araba, yat, kat, yazlık, kadın/erkek vb.
Araç değerler + düşünemeyen = acizlik, çaresizlik, yalnızlık
Acizlik, çaresizlik, yalnızlık = düşünememek
Düşünememek = duymamak, görmemek, hissetmemek
Düşünmek = her şey
Her şey = insan

***

Din + mezhep + ırk + vb = Kimlik
Kimlik + düşünemeyen = bilinçsizlik
Bilinçsizlik = düşünememek
Düşünememek = Evrimsel süreç
Evrim = değişim
Değişim = --> Bilinç
Bilinç = --> Yüz binlerce yıl

14 Ocak 2008 Pazartesi

NEDEN HERKES VARSIL OLMAK İSTER?

Düşünebilen insan, empati/sezgileşme kurabilen bir canlıdır.
Bu yüzden düşünebilen insan, düşünemeyenleri kolaylıkla anlayabilir.
Oysa düşünemeyenler, düşünen insanı hiçbir süre anlayamayacaktır.

Düşünebilenler, başkalarının ne düşlediğini veya ne düşündüğünü sezebilir.
Örneğin biri acı çektiğinde düşünen insan da acı çeker.

Düşünemeyenler daha da düşünmemek için düşler kurarlar.
Düşler çoğaldıkça umutlar da çoğalır.
Umut/yalan/çıkar çoğaldıkça insanoğlu azgınlaşır ve katiller çağını yaşatmaya sürdürür.

Ölüm; insanoğlu için mutlu bir yok oluştur.
Oysa düşünemeyenler bunu kabul edemez.
Kabul edememesinin nedeni, kurduğu düşler ve bu düşler için biriktirdikleri araç değerlerdir.

Düş kurmak!
Neyin düşünü?

İnsanoğlu, hazları için yaşamaya kalkarsa kuşkusuz birilerinin de canını yakacaktır.
Birilerinin canını yakmak düşünemeyenler için haz ve yaşam kaynağıdır.

Birilerini acıya boğmak için varsıl olmak gerekir.

Varsıl olmak isteyenlerin amacı sevmek değil araç değerleri ele geçirmektir.

Oysa şehirlerde herkes bir telaş içerisinde koşturmaktadır.

Para, para, para…

Neden ve niçin: para!

Bir araba alayım da, komşum acıya boğulsun.
Kızım üniversiteyi kazansın da, komşum çat çat çatlasın.
Üst katı tamamlayayım da, komşumun iç yansın.
Bir yazlık alayım da, komşum kıskansın.
Bir cep telefonu alayım da, arkadaşım özensin.

Nedir bunlar?

Neden hep başkaları için yaşıyoruz?

Kendimizi neden böylesine kaybetmiş durumdayız?

Neden kendimiz için yaşamıyoruz?

Neden hep bir yarış, bir rekabet içerisindeyiz?

Neden hep başkalarını kıskandırmaya, çatlatmaya, özendirmeye çalışıyoruz?

Neden?!

Neden içimizde hep kin besleriz?

Neden?

Kimse kendisini sevmiyor da ondan.
Kimse kendisi olmak istemiyor da ondan.
Kimse üretmek istemiyor da ondan.
Kimse paylaşmak istemiyor da ondan.
Kimse eşitlik istemiyor da ondan.

Neden kimse üretmek, paylaşmak, sevmek, eşitlik istemiyor.

Neden?

Düşünemiyor da ondan.
Doğa, yaşamı algılaması için –bu süreçte– ancak bu denli paylaşmış gizemini insanoğluyla.

Düşünmek, biyolojik bir olgudur ve bu olgu doğa eliyle belirlenmektedir.

Herkes varsıl olmak istiyor.

Düşünemeyenlerin, sorgulamayanların ve öğrenmek istemeyenlerin doğal yaşamıdır bu.

Oysa düşünebilenler varsıllığı bilgide arar.
Ne denli bilgili ise o denli varsıldır düşünebilenler.
Bu varsıllık hiç kimseyi sömürmez, yoksullaştırmaz, öldürmez ve acıya boğmaz.
Bu varsıllık herkesin eşit koşullarda insan gibi yaşamasını ister.
Bu varsıllık herkesin üretmesini, paylaşmasını, sevmesini ister.

İnsan, bilgiye yönelirse varsıllaşabilir.

Araç değerlere yönelenler varsıllaşmaktan çok yoksullaşır ve yalnızlaşırlar.

Araç değerlerin arkasında koşanlar yalnızlaştıkça kendine yabancılaşır ve kendinden uzaklaşırlar.

12 Ocak 2008 Cumartesi

EZAN OKUNURKEN

Bir odada beş altı kişi,
ayak ayak üstüne atmış konuşuyorlar.
Birden ezan okunmaya başlıyor;
herkes, hemen ayağını yere indiriyor;
ve büzülürcesine ezanı dinliyorlar.
Sonra ezan bitiyor;
ve yeniden ayak ayak üstüne atıyorlar.

Böyle bir ortamda ben de bir süre bulundum.
Ben onları tanırım.
Herhangi biriyle yalnız başımıza kaldığımızda;
hiç istiflerini bozmazlar;
ezanı bile duymazlar.

Başka arkadaşlarla,
başka bir ortamda bulunurken,
bir anda ezan okunmaya başladı.
Bu kez yalnızca bir kişi ayağını indirdi.
Ayak ayak üstüne atanlar ise istiflerini bozmadılar.
Birkaç saniye sonra ayağını indiren çevresine baktı.
Baktı ki kimse istifini bozmamış;
herkes ayak ayak üstüne atmış oturuyor;
hemen o da ayak ayak üstüne attı;
ve ezan okunmaya devam ediyordu…

Ezana gerçekten saygı mı duyuyorlar,
yoksa başkalarından çekindikleri için mi,
“saygı duymuş” gözüküyorlar.

Bu tedirginlik, bu dışa bağımlılık neden?
Neden, kendimiz olamıyoruz.
Neden, doğru bildiğimizi her yerde yaşayamıyoruz,
yaşamıyoruz?

Bir güçlü gördü mü hemen ondan yana oluyoruz.
Güçsüzü eziyor, yok ediyoruz.

Güçlüden yana oluyoruz: çünkü yalnızız.
Güçlüden yana oluyoruz: çünkü dışlanmaktan korkuyoruz.
Güçlüden yana oluyoruz: çünkü düşünemiyoruz.

Sürü nereye giderse,
biz de oraya gidiyoruz.
Doğrunun değil, çıkarın arkasından koşuyoruz.
Kendimizi yok edip, yerine sürüyü koyuyoruz.

Doğruyu her yerde her zaman söyleyemiyoruz.
Çünkü amacımız doğruyu aramak değil;
Biz yalnızca “çıkar” arıyoruz.

Doğruyu söylersek yalnız kalacağımızı düşlüyoruz
Doğruyu söylersek arkadaş, dost bulamayacağımızı düşlüyoruz
Doğruyu söylersek evlenemeyeceğimizi düşlüyoruz.
Düşlüyoruz ancak düşünemiyoruz.

Çıkarcıdan yana olmaktansa;
yalnız kalmayı yeğleyemiyoruz.
Yanlış yaşamaktansa;
ölmeyi yeğleyemiyoruz.
Düşünemediğimiz için;
“doğrunun ne olduğunu” da bilmiyoruz.

Yaşamımızı araç değerler üzerine kuruyor,
araç değerlerle yaşıyoruz.
Araç değerlerin yitmesi ile,
tanımsız bir boşluğa düşüyoruz.

Allah diyoruz, din diyoruz, manevi değerler diyoruz
Gidip gidip “araç değerlere” tapıyoruz.

Dağı, taşı, ormanı, böceği, çiçeği, insanı hayvanı
Allah yarattı diyoruz.
Gidip insanın yarattığı “araç değerlere” tapıyoruz.

Aslında ne yaptığınızı siz, hiç mi hiç bilmiyorsunuz…

08 Ocak 2008 Salı

KİTAP BİRİKTİRMELİYİM

Sabah kalktım.
Bugün Pazar.
Dün gece bir kitap daha bitirdim.
Yeni kitaplar almam gerek.
Şu misafir odasında bulunan gümüşlük var ya…
Onun içindeki kap kaçağı çıkarıp kitaplık yapmalıyım.
Daha çok kitap alıp daha çok okumalıyım.
Daha çok okumam, daha çok bilgilenmem gerek.
Evreni, doğayı, ülkemi, insanları
Ve en önemlisi kendimi anlamam için.
Daha çok okumam, daha çok bilgilenmem gerek.
Bugün gidip sahafları dolaşayım.
Yememden içmemden kıstığım para ile kitap alayım.
Felsefe, tarih, fizik, matematik, kimya, sosyoloji vb. vb.
Her şeyi okumalıyım.
Bir şey değil her şey olmalıyım.
Her şey olursam “ben” olurum.
“Ben” olursam ülkeme ve kendime sorumluluğum artar.
“Ben” olursam insanları severim.
“Ben” olursam ülkemi severim.
“Ben” olursam mutlu olurum.
Evet… Evet… Kitap biriktirmeliyim.
Kitap biriktirdikçe evreni, doğayı, insanları
daha çok sevmeliyim.
Daha çok düşünüp, daha çok üretmeli,
daha çok paylaşmalıyım.
“Bilim aşkı”nı daha çok yeşertmeliyim.
Okuyan insan, okumayanların aynasıdır.
Okuyan insan, kötülüklerin cellâdıdır.
Okuyan insan, yalanı su yüzüne çıkarandır.
Okuyan insan, eşitliği yaşatandır.
Onun için okuyan insan, okumayanı sevmez.
Okuyan insan, okumayanı yanına yaklaştırmaz.
Okuyan insan, yalnızlaştıkça çoğalır.
Yalnızlaştıkça kitap biriktirmeliyim.
Kitap biriktirdikçe çoğalmalıyım.
Barınacak bir ev, çalışacak bir iş yeter bana.
Ben kitap biriktirmeliyim.
Benim amacım bilgi olmalı.
Bilgilendikçe tanrılaşmalıyım.
Tanrılaştıkça insanlaşmalıyım.
Okuduğumu algılamalıyım.
Algıladığımı yaşayabilmeliyim.
Okudukça ülkemi daha çok sevmeliyim.
Okudukça kötünün korkulu rüyası olmalıyım.
Güzel günler için, barış için, ilk önce savaşım vermeliyim.
Ama en başta kendimi sevmeliyim.

03 Ocak 2008 Perşembe

PARA BİRİKTİRMELİYİM

Sabah kalktım.
“Bugün ne yapmalıyım” diye sordum kendi kendime.
"Bir şeyler biriktirmeliyim" dedim.
Ama ne?

Sonra kendi kendime düş kurdum.
"Herkes ne istiyorsa onu biriktireyim" dedim.
Eğer herkesin istediğini biriktirirsem herkes bana gelir.

Peki, herkes ne istiyor?

Şöyle bir çevreme bakayım.
İlk önce, herkesin ne istemediğini belirleyip,
Onları biriktirmekten vazgeçeyim.

Herkesin istemediği nedir?

Herkes üretmek istemiyor
Herkes paylaşmak istemiyor
Herkes kitap istemiyor
Herkes eşitlik istemiyor
vb. vb.

Peki, herkes ne istiyor?

Herkes araba istiyor
Herkes ev/kat/yat istiyor
Herkes ün/mevkii istiyor
Herkes telefon/bilgisayar/televizyon istiyor.
Herkes yazlık istiyor.
İstiyor da istiyor…

Kısaca herkes bu araç değerlere iye olmak için “para” istiyor.

Tamam, ben “para” biriktirmeliyim.
Para biriktirirsem herkesin iye olmaya çalıştığı
Araç değerlere de iye olurum.
Araç değerlere iye olursam herkes bana gelir.
Herkesin istediği kişi olurum.
Herkes benim çevremde toplanır.
Herkes bana hizmet eder.
Herkes bana yalakalık yapar.

Peki, parayı nasıl kazanmalıyım?
Para kazanmanın yolları nelerdir?

Çalışarak kazanamam bu denli parayı.
En iyisi çok para kazanacak işlere girmeliyim.
Parası olanlara hizmet etmeliyim.
Parası olanlara yalakalık etmeliyim.
Parası olanların çevresinde dönmeliyim.

Para biriktirsem bütün düşlerim gerçekleşir.
Herkesin düşü de ben olurum.
Ben herkesin merkezinde olmalıyım.

Allah mı?
Manevi değerler mi?
Onları param olunca düşünürüm/düşlerim.

Şimdi yapmam gereken;
Herkesin istediğini, yani "para biriktirmeliyim".
Biriktirdikçe büyümeliyim.

Ölüm mü?
Yok, daha neler…

21 Aralık 2007 Cuma

DEMOKRASİ VE LAİKLİK

Demokrasi ve laiklik ayrı ayrı işlenmesi ve irdelenmesi gereken konular gibi gözükebilir; ancak bu yazının amacı bu iki kavramın “öz“ itibariyle bir oluğunu göstermektir.
Demokrasi nedir; Laiklik nedir?
“Demokrasi” sözcüğü bilindiği gibi yunan kökenli olup “Halk Yönetimi” anlamına gelmektedir; ''demos'' halk, ''kratos'' da yönetim demektir. Bir de bunun karşıtı olan Teokrasi sözcüğü vardır. Teokrasi sözcüğü de yunan kökenli olup “Tanrı Yönetimi” anlamına gelmektedir.
Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?
Halkın egemenliği, halk yönetimi ne demektir? Ve halk kimdir?
Halk; toplum demektir. Toplum; yaşamını, us ve düşünce ile yönlendiren, özgürce karar verebilen, kimseye bağlı olmayan, tinsel her türlü yalandan kurtulmuş, eşit paylaşımdan yana olan bireylerin oluşturduğu insanlar kümesidir. Söz ettiğimiz demokrasi, yani halkın egemenliği bu insanların, yani bireylerin özgürce karar verebilme yeteneğidir. Bu yeteneğin özünde us ve bilinç olmak zorundadır. Demokrasi, us/bilinç; us/bilinç, demokrasi demektir. Başkalarının bireyler adına düşünmesi veya eyleme geçmesi de demokrasi, yani us dışıdır.
Demokrasi demek us demektir. Us’un yerine tanrıyı koyan bireyciler, demokratik değil, teokratik bir yaşam sürerler ve bu kişiler özgür karar veremedikleri gibi us’un yerine tanrıyı koyarak kendilerini de ortadan kaldırmışlardır. Us, insanın benliğini oluşturan biricik öğedir. Kendisi düşünmeyen, kendisi karar vermeyen bireyciler, toplumu oluşturamadığı gibi, demokrasiyi de yaşatamazlar.
Demokrasi, insan evriminin bir sonucu olarak karşımıza çıkacaktır. Us, insanoğlunun evrim süreci ile birlikte gelişen bir olgu olduğu için ve bilinç de bu usun gelişimi sonucunda oluşacağından; demokrasi, evrimsel süreç ile toplum içerisinde oluşacak ve gelişecektir.
Demokrasi, çoğunluğun istekleri değil; us ile bilincin istekleridir. Us yerine tanrıyı koyan bireycilerin oluşturduğu topluluk, demokrasiyi değil teokrasiyi yaşatmaktadır. Teokrasiyi yaşatanların toplumsal istekleri yoktur; tam tersine bireyci istekleri vardır.
Toplumsal değişimler içerisinde kendini gösteren yönetim biçimlerinden biri de ‘seçim sistemi’dir. “Seçim sistemi” ile bireyciler –us’u bir kenara atarak– kendi sorumluluklarından kurtulmaktadırlar. Seçim; us’tan yoksun olanların ortak çıkarlar altına bir tanrı yaratma girişimidir. Demokrasi ve seçim arasında hiçbir us’sal bağlantı yoktur. Demokrasiyi yaşatmak gerekir; bu da seçim sistemi ile değil, laikliğin yaşatılmasıyla olur.
Laiklik yaşatılmalı ve kuralları aynen uygulanmalıdır. Laiklik gelecek neslin yaşam kapısıdır. Bu kapıyı sonuna dek açmalıyız.
Laikliği tanımlamaya çalışırsak:
Laikliğin başlangıç noktası bireydir. Nedir birey ve birey olmanın nitelikleri?
Birey olmak, kişinin en başta kendi varlığını duyumsaması ve kendisini özümsemesine bağlıdır. Nereden geldim, nereye gidiyorum gibi soruları yanıtlayabilecek bilgiye iye olmalıdır birey. Demek ki birey, en başta yaşamı sorgulayan, kendini ve evreni özümsemeye yönelik adımlar atan, bilgiyi ve bilimi kendine kılavuz edinen kişi demektir. Bu sorgulama, özümseme ve kılavuzluk; evrenin sonsuzluğundan atomun en küçük parçasına dek geniş bir alanı kapsamalıdır. Evreni ve doğayı incelemek, doğanın işleyişini anlamak ve bunları yorumlamak gerekir. İnsan olmanın özünde bunlar yatmaktadır.
Birey olmak toplumun bir parçası olmaktan geçer. Çıkarlar, bireyci değil toplumsal olmalıdır. İye olma isteği beyinde yok edilmelidir. Yalanın, hırsızlığın, sömürünün, yoksulluğun, kısaca her olumsuzluğun kaynağı “iye olma” isteğinde yatmaktadır.
Laikliğin en büyük önemi, kişinin her türlü dinsel ve tinsel yalanları beyinde yok etmekten geçmektedir. Birey, tanrının yerine kendini, yani us’u koymalıdır. Laikliğin en büyük özelliği, –demokraside olduğu gibi– us’u öngörmesidir.
Laiklik dinsizlik midir?
Evet, laiklik us dışı her olguyu kabul etmediği gibi din’i de kabul etmemektedir. Din, us dışı olduğu için laiklik dışıdır da. Dinler yalan üzerine, sömürü üzerine, kendi kendini kandırma üzerine kuruludur.
Dinde birey yok, bireyci/çıkarcı vardır. Oysa laiklik bireyciliği kabul etmez.
Din, eşitsizlik üzerine kuruludur. Oysa laiklik eşitsizliği kabul etmez; laiklik eşitlik üzerine kurulur.
Kısaca birey, laikliği; bireylerden oluşan toplum ise demokrasiyi yaşatacaktır.
Us’un amacı doğruyu bulmaktır. “Değişen doğruyu” bulmaktır. Doğru –değişmekle birlikte– tektir. Bilimdeki doğrunun sağı, solu, dinlisi, dinsizi olmaz. Değişen doğruları bilimden alıp bireyin özüne indirecek bir demokrasi, laiklik anlayışı geliştirmek gerekir. Teknolojinin gelişimi ile araçsal iletişimin arttığı bir dönemde, bu gelişmeyi süreç belirleyecektir.
Türkiye’de laiklik öyle bir konuma gelmiştir ki, herkes bu konuda ödün vermektedir. Beyninde; öteki yaşam, varsıl olma, iye olma gibi bireyci istekleri barındıranlar, laik ve demokrat olamadığı gibi, yaşadığı ülkeyi de karanlığa sürükleyeceklerdir. Bu da Türkiye’nin daha da yoksullaşması, sömürülmesi, mutsuzlaşması, parçalanması demektir. Her geçen gün mutsuz ve umutsuz bir Türkiye karşımıza çıkmaktadır.
Laiklik; mutluluğun ortakça eşit biçimde paylaşılması olduğu gibi, bir ülkenin parçalanmaması, yoksullaşmaması, kargaşaya sürüklenmemesinin de güvencesidir. Bu yüzden yoksulluktan, parçalanmadan, kargaşadan kendilerine pay kapmaya çalışanlar, laikliğe düşman olacaklardır. Türkiye’de kaç kişi var, yaşamını; paylaşıma, eşitliğe, ülkenin mutluluğuna adayan. Ne yazık ki, Türkiye’nin %99’u kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstün görüyor. Yani Türkiye’nin %99’u toplum düşmanı, insan düşmanıdır. Toplumun her türlü mutluluğu kişilerin her türlü çıkarından üstün gelmektedir. Mustafa Kemal’in kafasını Türkiye taşıyamaz, taşıyamadı. Mustafa Kemal’leri yaşatamadı, yaşatmadı. Dünyanın en büyük ülkesi haline gelme gücüne iye olan Türkiye, bu gün dünyanın en gerisinde kalan bir ülke durumuna getirildi.
Böylesi bir ülkede “demokrasi” ve “laiklik” olamaz. Demokrasi ve Laikliğin insana gereksinimi vardır. İnsan olmayı gerektirecek ne bir küme, ne bir parti ne de bir ortam vardır. Gerek de yoktur bunlara. Birey öz’üyle güçlüdür ve kümeleşmesine de gerek yoktur.
Bütün bunları bilinçli insan yaratacaktır. Tek yol doğanın evriminde yatmaktadır. Evrim, insanı yarattığında toplum gerçek mutluluğa erişecektir.

18 Aralık 2007 Salı

TANRIBEN

Yazıklılar; düşünerek, üreterek, paylaşarak, severek yaşayamadıklarından yalnız ve çaresizlik içinde bir şeylere tutunarak veya kimlik peşinde koşarak yalnızlıklarını bastırmaya çalışırlar. Evrenin gizlerini anlamayan, bilinç yoksunu yazıklılar, önünde bulduğu veya işine geldiği olgulara bağlanarak “ben” olma duygusundan kendini soyutlamaktadırlar.
Peki, ne olmak istiyor yazıklı insanoğlu.
Yazıklılar beyinlerinde oluşan değişimlere karşılık kendilerini değişimlerden soyutlarlar. Değişime karşı gösterdikleri direnç, kendilerini “ben” duygusundan soyutlamakta ve kişiyi nesneleştirmektedir.
Kendileri olamayanlar bir başkası olarak yaşarlar. Bir başkası olarak yaşayanlar kendilerini sorumluluklardan soyutlarlar. Düşünmesi gerekirken düşünmez, üretmesi gerekirken üretmez, paylaşması gerekirken paylaşmaz, sevmesi gerekirken sevmezler. Bütün bunları hep başkalarının sorumluluğuna yüklerler. Benmerkezci bir tutumla, hep kendileri için düşünülmesini, üretilmesini, paylaşılmasını, sevilmesini isterler.
Evren gizlerle doludur ve bu sonsuz evrenin gizlerini ise insanoğlu, yani bilinç çözecektir. Bu gizleri çözemeyenlerin, bu gizleri bir tanrıya bağlaması aslında kendileri olamadıklarından ve sahiplendiği nesnelerin yitirilmesi telaşından kaynaklanmaktadır.
Tanrıyı arayanlara bir önerim var: Tanrıyı bulana veya görene veya işitene dek kendinizi tanrı ilan edin. Tanrıyı bulduğunuzda, gördüğünüzde, işittiğinizde o zaman “tamam ben tanrı değilim ve bir tanrı gerçekten de var” dersiniz. Boşu boşuna yıllarca tanrının peşinden koşmamış olursunuz. Bu gibi bir iyi niyeti tanrı (kendiniz) iyi karşılar sanırım.
Nesneleri iyelenenlerin (araba, ev, arsa, yazlık, yat/kat) bilinçleri oluşmadığı için kendileri olmaları olanaksızdır. Bu olanaksızlık beraberinde yalnızlığı, çaresizliği ve acizliği getirmektedir. Beyinde tasarlanan tanrıyı (nesneleri, araç değerleri) kaybetmek istemeyenler kendilerini hiçbir süre duyamayacak, hissedemeyecek, göremeyecektir. Kendini göremeyen, duyamayan, hissedemeyenler toplumun acısını da duyamayacak, göremeyecek ve hissedemeyecektir.

17 Aralık 2007 Pazartesi

EMEK VE EMEKÇİ SORUNU

Emekçi kimdir? Her çalışan, üretime katılan emekçi midir? Emekçinin görevleri ve yapması gerekenler nelerdir? Emekçinin bilinçli olmasının gerekliliği var mıdır?
En başta şunu söyleyelim: Emek, düşünen insanın bir eylemidir. Bu eylem, bilincin bir sonucudur; düşünen, sorgulayan, bilgilenen, paylaşan, sevebilenler ancak üretir. Düşünemeyenlerin üretimi bilinçsiz; düşünenlerin üretimi ise bilinçli bir eylemdir.
Günümüzde emek ve emekçi sorunu geniş boyutlara ulaşmıştır. Bu sorunun kaynağı üretim ve bilinç birlikteliğinin olamamasından kaynaklanmaktadır. Emeğine, bilinç ile bağlı olmayan emekçi sermayenin ve kendi hazlarının kölesi olmaya tutsaktır.
Emek, emekçiden çıkmış sömürücünün mutluluğu olmuştur. Bu mutluluğun kaynağı, emekçilerin bilinçsiz ürettiği emeğin kendisidir. Emeği sömürücüye bir ödül olarak veren emekçi, kendini sömürüye açık hale getirip, düzenin sürekliliğini sağlarken, aynı sürede bütün erdemini ve kişiliğini de bir daha kazanmamak üzere beş kuruşa satmaktadır.
Emekçi, emeğinin çok azını, ancak bir köpeğe verilen ekmek gibi, açlığa tutsak edilerek almaktadır. Bu açlığa ve sömürüye karşı hiç bir bilinçsel davranış koymayan emekçi, sömürüyü kendi elleriyle yaşatmaktadır. Kendini aşağılık ve zavallı gören, düşünceye ve bilgiye karşı hiç bir yakınlık duymayan emekçinin, verilen az ücretle varsıllık düşleri kurması, sömürü düzeninin başlıca nedenlerindendir. Emekçi varsıllık düşleri kurarken, sermaye iyeleri bu düşleri çok kolay paraya ve mutluluğa çevirebilmektedir. İşte bu yüzdendir ki, varsılı yaratan yine bilinçsiz emekçinin kurduğu düşlerdir. Şu ise çok şaşırtıcıdır: Emekçi, sermaye iyelerinin varsıllığını "Allah verdi ona" diyerek savunması us’a aykırı bir durumdur. Emekçi, varsıla parayı veren Allah’ın, kendisi olduğunun ayrımında değildir.
Sermaye iyelerinin görevi sömürmek olduğu halde, emekçinin görevi de bu sömürüyü yaşatmak olmuştur. Bu nedenden dolayı emekçi dediğimiz kişiler, kendi emeğini bir kenara itip, bir gün o sömürücünün veya varsılın yerinde olmak istemektedir. Kısacası emekçi, sermaye iyelerinin yerinde olmak istemekte ve o da bir gün bilinçsiz emekçileri sömürmenin düşlerini kurmaktadır. Emekçinin mutsuzluğunun kaynağı sömürücüler olduğu halde, emekçi bu mutsuzluğun kaynağını mutlu geçirme düşleri peşindedir. Bu denli açlığın, sömürünün, aşağılanmanın ortasında bilinçli ve emeğine saygı duyan bir emekçi, nasıl olurda bunlara katlanabilir. Emekçinin insan olmak gibi bir derdi olmadığı gibi, varsıl olma ve emek sömürme düşleriyle de tutuşmaktadır. Emekçiler kendi mutluluğunu, kendi içinde taşıdığının ayrımında değildir. Emekçi bilinçli, bilgili ve onurlu olmak zorundadır. Bu özelliklerden yoksun olanlar ezilmeye, aşağılanmaya, sömürüye her süre tutsak olurlar.
Kendisinin “tanrı” olmadığını onaylamadıkça emekçi, başka tanrıların kölesi olmaktan kurtulamayacaktır. Varsıl olup sermaye iyelerinin yerinde olma düşleriyle yaşarsa emekçi, adı emekçiden öte, sömüren insanların “fırsatı bulamamışı” olarak kalacaktır. Fırsatı bulsa, insanları sömürmeyi hiç çekinmeden gerçekleştirecektir. Bu yüzdendir ki, devrim, hiç bir süre bu tür bilinçsiz emekçilerin ürünü olamayacaktır. Devrim; emekçinin ezilmişliğinden değil; bilinçli, bilgili ve erdemli insan olmasından doğar. Eğer bilinçsiz emekçiler devrim yapabiliyorsa bu devrim yıkılmaya tutsaktır. Yapılan bu devrim yapay bir devrimdir. Devrim; düşünen, insan olma çabasından başka düşü olmayan emekçilerin omuzlarında yükselip, bir daha geriye dönmeyecek biçimde gerçekleşebilir. Ezilmişliğinden dolayı devrimi savunanlar, devrimin hemen ardından bir sömürücü olma adayı olacaktır. Bilinçli, bilgili, düşünen emekçi doğduğu an, sömürü tarihe karışacak ve herkesin üretime katıldığı ve ürettiğini ortaklaşa paylaştığı bir toplum yaratılacaktır. Yoksa mülkiyet, para ve yalan peşinde koşan emekçi ancak milyarlarca insanın mutsuzluğunun kaynağı olacaktır.
Son olarak söyleyeceğimiz, sömürünün kaynağı sermaye iyelerinde değil; yalan, mülkiyet ve para peşinde koşan emekçinin, emeğini ve kendini aşağılamasındandır. Sömürüsüz bir dünya için; yalan, mülkiyet ve para peşinde değil, insan olma onurunu taşıyan, bilinçli, düşünen insanların yeşermesi umuduyla… Devrim, düşüncenin; düşünce, evrimin ürünüdür.

08 Aralık 2007 Cumartesi

ALLAH’SIZ YAŞAYAMAM

İnsanlar yalnız yaşayamaz. Yalnızlık; düşünmeyen, üretmeyen, paylaşmayan, sevmeyenlerle ilgili bir olgudur. Oysa dünyada altı buçuk milyar, insana benzeyen canlı; düşünmeden, üretmeden, paylaşmadan birbirlerini sevmeden yalnız yaşamaktadır.
Yaşamak bilinç ile olur. Bilinci oluşmamış olanlar, nesneleri iyelenmek yolu ile kendine yabancılaşırlar ve böylelikle yalnızlaşmış olurlar. Bilinci oluşmamış düşünemeyenlerin yaşam amacı, iye olduğu nesnelerle (araç değerlerle) birlikte yaşamaktır. Bu iye olduğu nesneler ile birlikte yaşamak isteyenler iyelendikçe yalnızlaşırlar. Çıkarcılar nesneleri iyelenerek toplumu yok etmek ve bireyci çıkarları ile baş başa kalmak istemektedirler.
Bu dünyaya neden geldik?
Nereden geldik nereye gidiyoruz?
Her şeyin bir yaratıcısı mı var?
Evren sonsuz mu sonlu mu?
Bu soruları kendi kendine soranlar, sonuç olarak bir tanrıya ulaşıyorsa bu kişiler yalnız ve çaresiz kişilerdir. Yalnızlığı ve çaresizliği; evreni veya doğayı veya kendini algılayamamasından kaynaklanmakla birlikte iye olduğu nesneleri de yitirmek kaygısından doğan çaresizliğin de bir sonucudur.
Allah var mıdır?
Allah ne süredir var?
Allah’ı kim yarattı?
Allah olmazsa ne olur?
Allah ile yaşamak mı zorundayız?
Allah bizim neyimiz?
Erdemli bir insan, erdemli bir yaşam sürmek ister. Düşünmek, üretmek, paylaşmak, sevmek ister. Kimsenin kimseyi sömürmediği, her kesin eşit olduğu mutlu bir toplumda yaşamak ister. Bilimle; evreni, doğayı ve kendini özümsemek isteyen insan, deney ile gerçekleri bulmaya çalışır. İşin içinden çıkamayınca “Allah yarattı” demez.
Çevremize bakıyoruz, yaşamını çöp toplayarak geçiren veya sakat doğan biri bile ağzında “Allah” sözcüğünü düşürmüyor. Peki, tanrı bizi bu denli olumsuzlukların içerisine sürüklediği halde, biz neden tanrıya sığınma gereği duyuyoruz. Bir arkadaşımız veya bir düşmanımız yaşamımızı kötüye sürüklediğinde ona karşı bir düşmanlık veya kin besleriz. Oysa inandığımız bir Allah, bir insanı her türlü olumsuzluğa sürüklediği halde -örneğin bir yoksul, sokakta yaşamak zorunda kalan veya tecavüze uğrayan biri vb.- Allaha asla kızmaz ve ona kin beslemez; ya da onun, olmadığı düşüncesine kapılmaz.
Allah her süre yanımızdadır; para isterken, ev alırken, işe girerken, yazlıkta otururken, yemek yerken, cinsel ilişkiye girerken… Her yerde Allah’a şükür ederiz. Ondan yardım dileriz. Yoksul da olsak varsıl da olsak o hiç yanımızdan ayrılmaz; dilimizden düşürmeyiz onu.
Allah’ı ağzından düşürmeyen bir Profesöre şunu yazdım: “Bu denli çaresiz misiniz? Allah olmadan yaşayamaz mısınız? Bu denli mi kendinizi çaresiz ve yalnız duyuyorsunuz. Kendinizi, Allah olmadan denetleyemiyor musunuz? Allah olmasa yaşamaz mısınız?..”
Evet; para, ev, yazlık, araba, ün, mevkii peşinde koşanlar yalnız ve çaresizdirler. O denli yalnız ve çaresizdirler ki bir evle bir arabayla bir yazlıkla mutlu olmaya çalışıyorlar. Bir yoksulun yıllarca yemeğinden kısıp topladığı para ile bir araba alması ve onunla mutlu olmaya çalışması ne denli acı bir şey. Mutluluğunu arabadan çıkan egzoza bağlayan bir kişinin insan olabilmesi ve topluma yarar sağlaması olanaklı mıdır? Bu denli yalnız, çaresiz, acınaklı bir duruma düşen birinin tanrıya sarılması belki de doğal karşılanmalıdır.
Tanrının olmadığını söylediğimde birçok kişi bana şöyle derdi: “Ona inanma, buna inanma peki kime inanacağız.” Düşünemeyenler kendi bilincine varamadığından güdüleriyle yaşarlar. Bu güdüleri kendileri belirleyemediğinden bir gücün kendilerini yönettiği düşüne kapılırlar ve bu yüzden kedilerine değil güdülerini yönettiği sandığı güce, yani tanrıya inanırlar. Oysa bilinci gelişmiş birey kendine, yani us’a inanır.

EVRİMDEN SÖZ EDEMEYEN ÜNİVERSİTE HOCALARI

Evrim konusu çok ince bir konudur. İnceliği düşünebilen insan ile düşünemeyenler arasındaki ayrımdan kaynaklanmaktadır. Düşünebilen insan bu dünyada toplumla birlikte mutlu yaşamak ve ölmek ister. Oysa düşünemeyenler nesneleri, araç değerleri biriktirerek ve sonsuz bir yaşam özlemi çekerek, öldükten sonra da yaşamak isterler. Yaşamak istemeleri biriktirdiği, taptığı ve iye olduğu nesneleri kaybetmemek ve bundan aldığı hazzı yitirmemek istemesinden kaynaklanmaktadır. Düşünemeyenlerin düşlediği yaşamın yalan olduğunu ortaya koymasından dolayı düşünemeyenler evrimi görmezden gelmektedirler.
Biyoloji bölümünden arkadaşlara soruyorum: Hocalarınız evrimden söz ediyor mu? Yanıt olarak şunu söylüyorlar: Sözünü bile etmiyorlar. Neden?
Üniversite hocaları, özellikle biyoloji bölümü hocaları neden evrimi savunamıyorlar? Neden araştırdıkları, üzerinde durdukları konuları savunma gereği duymuyorlar.
Us’umuza hemen şu geliyor: Bir profesör 2 ila 3 bin YTL arasında maaş alıyor. Evrimi savunmak mı, yoksa 3 bin YTL’ye yakın bir ücreti almak mı daha cazip.
Bir hoca bana şöyle demişti: “Ben gerçekleri söylersem yerimi kaybederim ve yerime gericiler gelir.” Böyle bir söylemi benimseyenin de gerici olduğunu bilmediği için mi yoksa bu denli olumsuzluğun ve kargaşanın içerisinde mutlu olmak istemesinden mi yerini kaybetmek istemiyor.
Kısaca şunu diyebiliriz: Bugün Türkiye üniversitelerinde görev yapan hocalar gerçekleri ve onurlarını; ev, araba, yazlık, mevkii gibi araç değerlere kurban etmişlerdir. “Gerçekleri söylerim ve işimden olurum” düşüncesizliğine kapılanların bilim ve en önemlisi öğrenci yetiştirmesi olanaklı olabilir mi?

“Akıllı Tasarım” Bilim ve Teknik Dergisinde

Bilim ve Teknik Dergisi’nin Temmuz 2007 sayısında Prof. Dr. Osman Demirhan’ın “Bizi farklı kılan ne?..” başlıklı yazısında şöyle diyor:
"Bizi insan yapan, primatlar ve diğer memeli hayvanlardan ayıran üstünlüklerin moleküler mekanizması nasıldır? Bu olağanüstü işleyişin gizemi nedir ve nasıl kontrol edilir? İnsanoğlu bu akıllı tasarımın sırrını çözebilecek mi?"
Bir zamanlar dünya düzdür diye ısrar edenler (us’ları dünyanın boşlukta durabileceğini kavrayamadığından) gerçeği öğrendiğinde bu olayı inanılmaz gördüler. Onlar için her inanılmaz şey tanrının varlığını kuvvetlendiriyordu. Oysa düşünenler için yalnızca evreni anlamaktı bu.
Bu günlerde nanoteknoloji ile insan us’u çeşitli tasarımlar gerçekleştirmektedir. Evrenin sonsuzluğunu kavrayamayan düşünemeyenler insan tasarımı olan (Tanrıyı da kendileri tasarladı) gereçleri kullandığında bu Akıllı tasarımı kime yamayacaklar. İnsana mı yoksa tanrıya mı şükür edecekler.
Kendi us’unu göremeyecek denli kör olanların amacı, araç değerleri ele geçirmek ve bunlardan haz almaktır. Ne ülke/toplum sorunları ne de düşünmek, üretmek, paylaşmak, sevmek sorunu olmayanlar us’tan uzaklaştıkça kendilerinden de uzaklaşmakta ve yalnızlaşmaktadır.

06 Kasım 2007 Salı

GERÇEKLER VE DOGMALAR

Düşünen insanların dogmaları dile getirmesi birilerini incitebilir. Peki, kimler incinir bu aydınlık sözlerden? Kimlerin çıkarına dokunur bu sözler?
Bir çocuk doğduğunda ona olmayan, kanıtlanmayan olaylar anlatılır. Çocuk bu olayları, dogmaları gerçekten varmış gibi algılayıp yaşamını bu yönde sürdürür.
Kimler, bu olmayan, kanıtlanmayan, deneye tabi tutulmayan dogmalara inanır? Dogmalardan çıkar bekleyen herkes. Çıkarcılar neden dogmalara yönelir?
İnsanoğlu, evreni veya doğayı kavrayabilecek düşünce yapısını, evrimsel süreç içerisinde doruğa ulaştırabilmiş değildir. Bilim insanları beynin on bin yılda bir mikron değiştiğini söylemektedir. Bu süre, daha birkaç bin yıl önce mağaradan çıkmış insanoğlunun evrimsel değişiminin ne denli uzun yıllar alabileceğini bize göstermektedir. Buna ek olarak, insanoğlunun evreni veya doğayı algılamasının, uzun yıllar alabileceğini düşünmek yerinde olur sanırım.
Sezgileşme (empati) yeteneği gelişmemiş olanlar, karşısındaki nesneleri kendine yabancılaştırır. Örneğin güneşi algılayamayanlar veya sezmeyenler onu tanrılaştırmak koşuluyla kendine yabancılaştırır. Aynı olay iki insan arasında da olabilir. Birbirini tanımayan iki insan karşısındakini kendine yağı (düşman) görebilir. Sezgileşme yeteneği olanlar evreni kavramaya çalışırken, bu yetenekten yoksun olanlar evrene yabancılaşmakla birlikte, kendine de yabancılaşmış olur.
Kendine yabancılaşanlar, beniçinci (benmerkezci) bir yaşam sürerler. Bu yaşam, kişiyi gerçeklerden soyutlar ve çıkara yöneltir. Çıkarlar hem evreni kavrayamamanın sonucu oluşan yalnızlığı unutturur, hem de kişinin düşünme eyleminin önüne geçer. Kısaca şöyle diyebiliriz: kişi, düşünmemek için her türlü bireyci çıkarı onaylamaktadır. Düşünme eylemine geçmemek ya da yalnızlığa düşmemek için, kişi kendine çıkar alanları oluşturmaya başlar.
Birileri çıkıp şöyle diyebilir; “İnananların duygularını incitiyorsunuz.”
İnananlar gerçekten inciniyor mu? İncinen gerçekten duyguları mı, yoksa çıkarları mı? Düşünemeyenin duygusu olur mu? Duygu ne demektir? Dogmalara inananların, bireyci çıkarları savunanların duyguları gerçekten var mı?
Bu sorular yanıt bekliyor?
Dünyada milyonlarca aç insan, yaşama savaşı veriyor. Bir yandan varsıllar kasalarını doldururken, bir yandan yoksul çocukların derileri kemikleşiyor, kalbi küçülüyor. Savaşlar çıkıyor, insanlar ölüyor. Eksik beslenme, sağlık sorunları, eğitimsizlik dünyanın her yerini sarmış durumda. Oysa bunlardan dolayı kimsenin duygusu incinmiyor.
İnandıkları dogmalar söz konusu olduğunda nedense duygular inciniveriyor.
Düşünemeyenin duygusu olabilir mi? Düşünemeyenler, sezgileşemeyenler başkasının acısını duyabilir mi? Bence hayır; duydukları tek şey kendi yarar ve çıkarlarıdır.
Düşünemeyenlerin kendi bireyci çıkarlarından başka hiçbir isteği yoktur. Düşünmemek için her türlü oyalanmada bulunurlar. Dogmaların kökeni düşünememektir; üretememektir, paylaşamamaktır, sevememektir.
Çıkarcılar gerçeklerden korkarlar. Gerçekler onları incitir. Neden mi? Çıkar alanları, kargaşa alanları yok olacağı için; öteki yaşam tasarımları elden gideceği ve düşünüp acı çekecekleri için…
Gerçeklerden, doğrulardan incinenler; düşünmek, üretmek, paylaşmak, okumak, sevmek istemeyenlerdir. Düşünebilen insan gerçeklere ulaşmak için çabalar ve hiçbir süre gerçeklerden incinmez.
Düşünebilen insan okuyup bilgilenir ve var olan olumsuzlukları yok etmek için çalışır. Toplumun mutlu olması için elinden geleni yapar. Oysa düşünmeyenler/çıkarcılar asla düşünen insanları ve toplumu kabul etmezler. Düşünemeyenler, kendileri dışında herkesin acı çekmesini isterler. Bu acı onların yaşam kaynağıdır.
Birey, toplum için vardır. Kendi çıkarını toplumun çıkarından üstün görenler her süre gerçeklerden incineceklerdir: ta ki toplum oluşana dek.

05 Kasım 2007 Pazartesi

ALLAH YOK TOPLUM VAR


Bugüne değin üç yüz milyona yakın tanrının varlığı saptanmış durumda. Bugün bu tanrılar karşımıza tek tanrı olarak çıkmaktadır. Bunca tanrı yok olup giderken, onlardan geriye öyküler kaldı.
Olmayan bir tanrıyla konuşanlar, ondan istekte bulunanlar, onu çıkarlarına araç edenler; düşünemeyen, üretemeyen, paylaşamayan, sevemeyenlerdir. Tasarladıkları tanrıya inanmış görünenler, topluma düşman olan, toplumu yok sayanlardır. Yok olmayı kabullenemeyenlerin sonsuz haz isteklerinin altında toplumu yok etmek, bireyci çıkarlara konmak vardır. Bireyci çıkarlar için tanrıya inanmış görünenler her türlü olumsuzluğun kaynağıdırlar.
Tanrı adı altında sömürmek, hükmetmek, sahiplenmek isteyen çıkarcılar, cennette; üretmeden, emek harcamadan uyuştukça uyuşacakları bir yaşamı özlemektedirler.
Cennet, çıkarcıların uyuşma, düşünmeme, üretmeme, paylaşmama, sevmeme alanıdır. Çıkarlarda birleşenler cennette beraber olmak isterler. Cehennem, çıkarcılarla savaşanların yeridir. Oh ne iyi... Yalan yalan üstüne, o yalanda ötekinin üstüne… Yalanın sonu nasılsa yok!
Çıkarcılar biraz düşünebilselerdi kendi yalanları olan tanrıyı düşündükçe gülerlerdi. İmdi düşünemedikleri için tanrı onlara çok ciddi bir şey gibi geliyor. Nasıl gelmesin… Ölünce yok olacaklar. Bundan ciddi başka bir şey olabilir mi?
Tasarlanan tanrıların çoğu bugün yaşamıyor. İnsanoğlu evrim geçirdikçe tanrılar da evrim geçiriyor. En son tanrı Allah... Tasarım uzmanı, mühendis, mimar, nanoteknolojist, biyokimyacı, kuantum mühendisi, parçacık uzmanı…
Aslan geyiği yerken belgeseli anlatan söyle diyor: Aslanın ağzı geyiği kavrayacak biçimde tasarlanmış. Bir yandan da geyik böğürdükçe böğürüyor, acılar içinde kıvranıyor. Bu nasıl bir tanrı... Yarattığı canlıları birbirine parçalatıyor.
Böyle bir şey olmadığını onlar da biliyor, ancak çıkar için birçok şeyi görmezden gelebiliyorlar.
Tek tanrı, bu “çok tanrı”ların bütün güçlerini taşımaktadır. Sömürü, yalan, hükmetme vb. insanlık dışı olaylar tek tanrı ile tekelleşmiştir. Çok tanrılı dönemde değişik tanrıları bünyesinde barındıranlar, hükümdarlığı başkalarıyla paylaşabilirken, tek tanrıyı bünyesinde taşıyanlar, hükümdarlığı kimseyle paylaşamayacak duruma gelmiştir.
İnsan onuru eşitliği kabullenecek denli büyük olmalıdır. Hiçbir tanrı eşitliği insana sunmamıştır. Sunulan tek şey vardır o da eşitsizliktir. İnsanlık, bu eşitsizliği eşitliğe çevirdiği an mutlu olacaktır.
Tanrı, insanoğlu evriminin, ergenlik çağına kadar varlığını sürdürecektir. Bugün kendi kendinizi kandırabilirsiniz ama yetişkin, bilgili, insan kendi kendini kandıramayacak denli onurlu olacaktır.
Bize yıllarca Allah’tan bahsettiler. Bizler de kendimize inanır gibi inandık. Her şey öyle iyi tasarlanmıştı ki. Yukarıda bir Allah kitap indiriyor, yeryüzündeki canlıları yönlendiriyor-yönetiyor. İmanın şartları diyor, İslamlın şartları diyor, yetmiyor hadisler çıkıyor, yetmiyor kıyas, icma-ı ümmet, töre, gelenek… Ne güzel her şey çok iyi tasarlanmış. Bunlara karşı çıkanı öldürmek de mubah. Kendi kendime soruyorum “insanlık” bunun neresinde.
İnsanlığı bünyesinde taşımayanlar içlerinde tanrıyı (sömürü, yalan, hükmetme vb.) taşıyabilmektedir. Tanrı, güçsüzlerin sığınacağı uydurulmuş-tasarlanmış en büyük güçtür. Çıkarcılar üretemediği için bir başkasına bağlı kalmak zorundalar. Bu da tanrıdır, çıkarlardır.
İnsanın yaşamı onur savaşımıyla geçer. Oysa çıkarcıların böyle bir isteği yoktur. Çıkarcılar kendini göremediği için sonsuz ihtiyaçları için sömürür, yalan söyler, hükmeder. “Toplum” bu ihtiyaçları vermekten uzaktır. Toplumda insanlar bir ormanda vahşi hayvanlar içerisinde yaşar gibi değil, alın terini döktüğü alanda insanca yaşar. Çıkarcılar başkalarıyla eşit kalacağı bir toplumda yaşayamaz, çıldırır. Çıkarcılar toplum özlemi çekmez, çıkar özlemi çeker.
Sonsuz istekler ve kuşkusuz sonuz yaşam. Sonsuz yaşam cennettedir. Cennetin varlığı tanrıyı ve bununla birlikte çıkarcıyı yaşatacaktır. Cennet tasarımının yok olması çıkarcıyı bu dünyaya tutsak etmektedir. Oysa insanın yaşadığı zaman dilimi insan için sonsuzluktur. Yaşam ve ölüm birdir. Yaşamak; insan için ölmek, çıkarcı için sömürmektir. Ölümü kabullenemeyen çıkarcılar ancak başkalarının ölmesiyle yaşayabilmektedir. Öldürmek yok etmek çıkarcılar için yaşam kaynağıdır. “Toplum” çıkarcıya bunların hiçbirini vermez. Çıkarcı; topluma, toplum ise çıkarcıya düşmandır. Aynada Allah varsa orada toplum yoktur.

04 Kasım 2007 Pazar

KARL MARX

Alt yapı, üst yapı üzerine notlar

Karl Marx; “Alman İdeolojisi” adlı yapıtında şöyle der: "Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır." “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”da ise: "İnsanın varlığını belirleyen bilinci değil, tam tersine, bilinci belirleyen onun sosyal varlığıdır" der.
Konuyu dağıtmadan ve kavram karmaşası içerisine girmeden yazımızı sürdürmeye çalışalım.
İlk önce bazı kavramların tanımını vererek işe başlayalım. “Alt yapı, üst yapı” ve bunlarla birlikte “üretim araçları, üretim ilişkileri nedir” sorularını yanıtlayarak konuya girmiş olalım.
Marx’a göre alt yapı; üretim ilişkileri ve üretim biçimlerinin (ekonomik temel) tümüdür. Marx, üretim ilişkilerini şöyle anlatır: "Üretim ilişkileri, toplumun ekonomik yapısını oluşturur. Hukuksal ve siyasal tüm üstyapı kuruluşları bu temelin üzerinde yükselir.”
Marx’a göre köleci, feodal, kapitalist topluluklar ayrı birer üretim biçimidir ve bunların üretim ilişkileri birbirinden ayrıdır.
Marx' a göre üst yapı: Bilinçsel yaşamın kendisidir. Bir insanın davranışları, yapıp ettikleri birer üst yapıdır.
Her yeni üretim biçimi, sermayeyi arttırıyor ve bu artış bir düzeye ulaştıktan sonra yeni bir topluluk oluşuyor. Bu oluşum içerisinde, alt yapı üst yapıyı değiştirmiş veya belirlemiş oluyor.
Buraya dek Marx’ın alt yapı ve üst yapı sorununa kısaca değinmiş olduk. Bundan sonra analitik gözlemlerimizle konuya açıklık getirmeye çalışalım.
“Yaşamı belirleyen bilinç değil” derken Marx ne demek istiyor?
Şuraya açıklık getirelim: Marx, ‘yaşam’ derken evrimsel süreçten değil toplumsal yaşamdan söz etmektedir. Yani; “toplumsal yaşamı bilinç değil, bilinci toplumsal yaşam belirler” demek istemiştir. Kısaca, ortada bir toplumsal yaşam vardır (kim yaratmışsa) bu yaşam insan bilincini etkilemektedir.
Marx, Darwin ile özdeş çağda yaşamasına karşın Darwin’den hiç etkilenmemiş ve evrimsel bir bilinçten söz etmemiştir. Neden?
Örneğin yüz binlerce köle, bağlı bulunduğu sermaye sahipleri için çalışmaktadırlar. Böyle bir ortamda topluluksal yaşamın olduğunu biliyoruz. Burada üretim araçları, üretim güçleri, üretim ilişkilerinin de olduğunu biliyoruz. Bir bakıyoruz ki sermaye biriktikçe birikiyor ve bunun sonucu olarak feodal bir topluluksal yaşama geçiveriliyor. Böylelikle üretim araçları, üretim güçleri ve üretim ilişkileri değişivermiş oluyor. Ancak ortada bilinçsel bir değişim yok. Bu değişimle birlikte ne insan beynindeki nöron sayısını ne de aksonlarda miyelin kılıfı oluşumunu değişiyor. Değişen yalnızca insanların bulunduğu konumlardır. İnsan beyninin on bin yılda bir mikron değişim gösterdiğini göz önüne alırsak böyle bir değişimin boyutlarını daha iyi kavrayabiliriz.
Peki, köleci topluluklardan feodal topluluklara geçiş bir üst yapı değişimi ise ve alt yapı bu değişimi belirledi ise, alt yapıyı kim belirledi. Marx karşımda olsa bu soruyu en önce ona sorardım. İnsanın olmadığı bir yerde, örneğin Mars’ta alt yapı var mıdır? Var ise oradaki üretim ilişkileri, üretim güçleri, üretim biçimleri nasıldır? Komik değil mi? Peki, Mars’ta alt yapı yoksa dünyadaki alt yapı nereden geldi? Üretim biçimleri, üretim araçları, üretim güçleri insana özgü unsurlar ise, nasıl oluyor da insan özgü unsurları insan bilinci belirlemiyor? Kitap okumayanlara soruyoruz: Neden kitap okumuyorsun? Yanıt şu: sorun bizde değil düzende. Düzeni kim yarattı: Biz. Gülünç durumlara düşmeyelim ve düşünce yeteneğinden yoksun olduğumuzu düzene bağlamayalım. 12 Eylül, gençleri apolitik etmiş: Beni neden apolitik edemedi. Düşünememenin bahanesi düzen veya alt yapı olmamalıdır.
Şöyle bir örnek verelim:
Hükümdarı kim seçer? “Hükümdarı kimse seçmez” diyeceksiniz. Oysa hükümdarı, bağlı bulunduğu topluluk seçer. Topluluğun bilinçsizliğinden doğan bir gizli isteğin sonucudur bu durum. Bu seçim gözle görülmese de vardır ve bugün bu seçim oy’la yapılmaktadır. Marx bu ‘gizli seçim’i görmek istememiştir. Yani Marx, suçu, düşünemeyenlere değil “alt yapı” denen ve kaynağı belli olmayan bir olguya atmaktadır. Marx’ın “Alt yapı üst yapıyı belirler” sözü düşünemeyenlerin bahanesi haline gelmiştir.
Marx ‘yaşam’ derken, doğanın evriminden söz etmiş olsaydı ve “insanlığın bilincini doğanın evrimi belirliyor” deseydi o zaman eksik bir yan bırakmamış olurdu. Marx böyle yapmamıştır; tam tersine kendine görev biçip, işi doğaya değil kendine yüklemiştir. Bunun için de üretim araçları, üretim güçleri, üretim ilişkileri gibi karmaşık konuların içerisine girmiştir. Oysa ne gerek var bu denli dolambaçlı sözlere: Doğanın evrimi (düşünen) insanı yarattığında, toplum (doğal sosyalizm) kendi kendine oluşacaktır.
Marx bugün kapitalist toplulukta milyarlarca insanın köle olarak çalıştığını bilse dahi köleci düzen ile kapitalist düzeni ayrı tutacaktır. Oysa bu iki ayrı düzen birbirinden ayrı gözükse de özü aynıdır. Sonuçta ikisi de düşünemeyen topluluklardır. Değişim yalnızca biçimdedir; Öz’de bir değişim yoktur.
Bugün en iyi üretim araçlarını, üretim güçlerini elinde tutan devletlerinin (Örneğin Avrupa devletleri) sosyalizme yönelmemesini Marx ve başkaları nasıl açıklayacaklar. Alt yapı neden bu ülkelerde devreye geçip de üst yapıyı değiştirmiyor?
Biz bugün Marx’ı değil, Darwin’i konuşmamız gerekiyor. Darwin’i konuşurken matematiği, fiziği, kimyayı, biyolojiyi, felsefeyi, psikolojiyi, sosyolojiyi, tarihi özümsememiz ve evrimsel süreci kavramamız gerekmektedir. Eksik bıraktığımız her olgu bizi yanlışa götürecek ve yanılgıya düşürecektir.
Toplumsal yaşamı bilinç belirler. Bilincin olmadığı yerde kargaşa (terör) vardır, sömürü vardır. Bilinç ya vardır ya da yoktur. Bilincin olmadığı yerde olguların değişiminden söz etmemiz gereksizdir. Köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, (yapay) sosyalist toplum gibi ayrımlar gereksizdir; bütün bunlar bilinçsizliğin ürünüdür ve bilinçsizliğin ürünleri toplum değil topluluk, sürü oluşturur. Sürülerin, toplulukların üretim araçları, üretim güçleri, üretim biçemleri düşünen insanı ilgilendirmez. Düşünen insan bilinci konuşur; bilinçsizliğin ürünleri, içlerinde değişim geçirmiş gözükse de; alt yapı üst yapıyı, üst yapı alt yapıyı değiştirmiş olsa da, orada değişimden söz etmemiz olanaksızdır. Bilinçsizlikten bilince geçiş bir değişimdir ve bu da doğanın işidir. Doğa ve insan karşılıklı etkileşim içerisindedir. İnsan doğanın kendisi olmakla birlikte; insanoğlu kendi içinde ikincil bir doğa yaratmıştır. Ancak bu ikincil doğa yine doğanın ürünüdür. Bundan bir milyon yıl önce insan doğada yok idi ise, bugün (biz) insana benzeyen canlılar olarak var isek, bundan bir milyon yıl sonra da bilinçli insan doğacaktır. Evrimin geçmişine bakanlar evrimin geleceğini sezebilirler. Bunun için evrimi (kendimizi) çok iyi tanımamız ve özümsememiz gerekmektedir.

Kaynakla ilgili bir not:

Düşünen insanın kaynak göstermesi yemin etmeye benziyor. Düşünen insanın kaynak göstermesi bence gereksizdir. Düşünen insan asla yalan söz söylemez ki düşünen insanın amacı yalanla savaşmaktır.

03 Kasım 2007 Cumartesi

ANTİK ÇAĞIN US ÖNCÜSÜ: DEMOKRİTUS

“Çoğu insan en çirkin şeyleri yapar, ancak en güzel sözleri söylerler” sözü üzerine notlar.

Demokritos, Leukippos’un öğrencisidir. İ.Ö 460 yılında Yunanistan’ın kuzeyinde bulunan Abdera’da doğduğu, İ.Ö. 370’te yine doğduğu kentte öldüğü söylenir. İlkçağın en büyük doğa aştırmacılarından biridir. Atom kuramının kurucusudur. Demokritos’a göre evren atomlardan oluşmuştur. “Hiçbir şey yoktan oluşmaz ve yoklukta kaybolmaz” sözünü o çağlarda söyleyebilmiştir.
Demokritos “Çoğu insan en çirkin şeyleri yapar, Ancak en güzel sözleri söylerler” sözü ile ne söylemek istemiştir?
Gerçekten de çirkin şeyleri yapanlar en güzel sözleri mi söylerler? Yoksa en güzel sözleri söyleyenler kötü insanlar mıdır? İyi insan ile kötü insan arasındaki ayrım nedir?
En güzel söz derken ne demek istemiştir Demokritos?
Birbirimizle iletişimi sağlayan dilimizi çıkarlarımız için kullanmaktan çekinmeyiz. Çevremize baktığımızda herkesin güzel sözler ile birbirini kandırdığını görebiliriz. ‘Güzel söz’leri bir kandırma aracı olarak kullanırız. “Güzel söz yılanı deliğinden çıkarır” atasözü ile bunu iyice benimsemişizdir.
Gerçekten de ortada o denli çirkin olaylar varken, herkes güzel sözler söyleyebilmektedirler. Özellikle yönetimciler bu konuda ustadır. Amacı kandırma ve çıkar elde etme olanlar, çirkin şeyler yapıp güzel sözler söyleyebilirler. Herkesin böyle bir yapıda olmasının tek nedeni, bu saydığım insanların bireyci çıkarlarıdır.
Çıkar; beyin işlevinin, yeterince görevini görmemesi ile kişide oluşan aşağılanmanın bir sonucudur. Aşağılanma duygusu içerisindeki biri, düşünemez ve kendini algılamaktan yoksun kalır. Kendini algılamayanlar yaptıkları çirkin şeyleri doğal görür. Bu yüzden erdemsiz bir kişiliğe bürünürler. Erdemsiz kişi kendi kendini kandırmakla kalmaz, çevresinde bulunanları da çıkar uğruna kandırır.
Çaresiz birinin duygularını sömürmek ve kandırmak kolaydır. Kandırmanın en güzel yöntemi de “güzel söz”lerdir. “Güzel söz söyleyip çirkin şeyler” yapanların amacı bireyci çıkarlardır. Güzel sözlere kananların amacı da aynıdır; yani bireyci çıkar ve yarardır. Burada kandırma diye bir şey söz konusu değildir. Ortak bireyci çıkarcılar her süre kendilerini kandırdıklarından, çıkarı olan her şeyi de benimsemektedirler.
Peki, iyi ve kötü insan nasıl ayırt edilir.
“Güzel söz” göreceli bir kavramdır. Biri için “güzel” olan başkası için “güzel” olmayabilir. “Güzel söz” eğer yalan ve çıkar için kullanılmışsa “güzel söz” değil “kötü söz”dür ve bu da çıkarcıyı ilgilendiren bir kavramdır. Çıkarcılar, çıkarına uyan sözlere, “güzel söz” olarak bakarlar; oysa bu sözler kötüdür. Düşünen, bilgilenen, toplumun çıkarı, mutluluğu için yaşayan; üretimden, paylaşımdan, sevgiden-doğadan yana olan “insan” doğru söz söyler ve ancak bu kişilerin sözleri güzel olabilir. İnsanı ilgilendiren gerçek/doğru söz söylemektir ve her doğru söz güzel de olmayabilir. Burada önemli olan gerçekleri dile getirmektir
İyi insan, doğru olanı söyler. Bu doğrular acı da olsa söylenmelidir.
İyi insanın hem sözlerine, hem de yaşamına bakılmalıdır. Gerçekleri söyleyen insanın yaşamında “çirkin şeyler” yoktur, olmamalıdır. Yaşamında “çirkin şeyler” yapanların gerçekleri söylemesinin de bir anlamı yoktur. Önemli olan, kişinin gerçekleri söylerken de yaşamında tutarlı olması ve yaşamını bu yolda sürdürmesi gerekir.
Önemli olan gerçekleri korkmadan, çıkar beklemeden söylemektir.
Konunun son sözünü Demokritos’un o güzel/gerçek/acı sözleriyle bitirmek istiyorum.

Us’da ve bilgide dürüstçe davranan bir insan, aynı sürede hem yüreklidir, hem doğru düşünüyordur.
Demokritos

Bilgi, ekim yapmakla birlikte güzel şeyler üretir: Kirli şeyler, çalışmadan kendiliğinden meyve verir.
Demokritos


Birbirine benzer us’lar kendi aralarında dostluk kurar.
Demokritos


Aptallar olmayanı arzular; Elde olanlar, geçmişte kalanlara göre çok daha yararlı olsa da, boşa harcanırlar.
Demokritos


Bir insan gerçeği söylemelidir, sözü uzatmamalıdır.
Başkalarından önce kendi yanlışlarını düzeltmek daha iyidir.
Demokritos



Yararlanılan kaynaklar:

Jonathan BARNES, Sokrates öncesi Yunan felsefesi, Türkçesi: Hüsen PORTAKAL, Cem yayınevi, 2004
Abdullah Rıza Ergüven, Evren ve Yaratı, Gerçek sanat yayınları,1990
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, 1980
Orhan HANÇERLİOĞLU, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitapevi, 1987

30 Ekim 2007 Salı

DOĞRULUK ÜZERİNE

Resim: Fenerle ne yaptığı soranlara "dürüst bir adam aradığını" söyleyen Diyojen

İnsanoğlu, doğduğu andan başlayarak genlerin tutsağı olmaktadır. Genler, insanoğlunun bütün yaşamını yönlendiren tek ana öğedir. İnsanın bilişsel davranışlarını yönlendiren beyin, işte bu genlerin oluşturduğu bir yapıdır. Beyinin yapısını incelediğimizde insanın kendisini de incelemiş olmaktayız.
İnsanoğlu biyolojik olarak çeşitlilik gösterse de düşünsel olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğruyu ve yanlışı arayanlar, yani bilinç iyesi olanlar ve çıkarından başka hiçbir şey aramayanlar, yani bilinç iyesi olmayanlar!
Çıkarından başka hiçbir şey aramayanlar kendilerini ve doğayı anlamakta güçlük çekmektedirler. Gerçekler karşısında kendi kedilerini kandırarak yaşarlar veya yaşadıklarını sanırlar.
Düşünemeyenler, doğruyu veya yanlışı aramazlar; bu nedenle kendilerini ve evreni görmezden gelir ve yalanlarla yaşamayı yeğlerler. Düşünemeyen için yanlışın veya doğrunun bir önemi yoktur; düşünemeyenler bireyci yarar ve çıkarını gözetirler. Kendi çıkarlarına gelene “doğru”; gelemeyen ise “yanlış” derler. Düşünemeyenlerin toplumsal mutluluk özlemleri yoktur; bu yüzden yalnızca kendi çıkarlarını korur ve kendi mutluluklarını düşlerler.
Doğruyu ve yanlışı arayanlar sorgulama duygusu gelişmiş kişilerdir ve bu kişiler bireyci çıkar peşinde değil, toplumsal mutluluk peşinde koşarlar. Doğruyu yanlıştan ayıklayıp, seçimlerini doğrudan yana kullanırlar. Düşünebilen insanın topluluklaşma veya sürüleşme gereksinimi yoktur. Düşünen insan, yalnız da kalsa her süre doğruyu seçer. Bilinç iyesi olanlar için erdem budur.
Bireyci çıkarcılar, yani bilinç iyesi olmayanlar çıkarlarına ters düşen doğruları onaylayamazlar. Doğrudan yana seçimini kullanmayanlar her süre kendilerini aşağılık görmektedirler. Kendi aşağılılıklarını görmemek için her süre başkalarını veya doğruları aşağılamaya çalışırlar. Oysa hiçbir süre kendi aşağılıklarından kurtulamazlar. Bu kişiler bilimle, doğruyla ilgilenmezler; onlar için nerede çıkar varsa doğru da odur. Ne yaparlarsa yapsınlar yaptıkları her eylemin altında hep bireyci çıkarlar vardır. Beyninde dönüp dolaşan tek şey araç değerlerdir. (Araba, ev, ün, sömürmek, hükmetmek mevkii, ün, vs. vs.)
Bu kişilerin en büyük özelliği “evrimsel hasta” olmasıdır. “Evrimsel Hasta” evrimin belli aşamalarında insanoğlunda görülen düşünsel yetersizliklerdir. Bu hastalar kendi kendine, olmayan şeyler yaratıp onunla savaşır, konuşur veya yarışırlar. Kendilerini sevmezler ve hep maddi açıdan kendilerini eksik görürler. İnsanları, araç değerlerle değerlendirip ona göre davranırlar. Tek amaçları varsıl olmak ve başka insanlar üzerinde egemenlik kurmak ve onlar üzerinde mutlu olmaktır. Sevgi nedir bilmezler. Kendilerine düşman yaratırlar ve sanki bir yarıştaymışlar gibi davranarak bundan haz alırlar. Acı çekmezler. Düşman olmadan yaşamın bir anlamı olmadığına inanırlar. Onlar için yaşam, birilerini ezmekten geçer. Doğruyu hiç aramazlar ve doğrulardan tiksinirler. Nereye giderlerse gitsinler hep bireyci çıkarlarını yaşatır ve bu çıkarlarını kollarlar. ‘Yok olma’yı kesinlikle onaylamazlar. Yok oluş, sömürünün ve onun verdiği hazın da yok oluşudur aynı sürede. Yalan söylemeden yaşayamazlar. Birilerini dolandırmak çok hoşlarına gider. Özellikle gizlilikten, olmayan şeylerden çok hoşlanırlar.
Bu kişiler yığınları oluşturur; bir araya geldiklerinde birinin sözü ötekini tutmaz ve hiçbiri birbirlerine güvenmez. Hep birbirini aldatarak yaşarlar. Hiçbiri birbirini sevmez ama yine de birlikte yaşayıp bu yaşamdan mutlu olduklarını sanırlar.
Oysa toplumsal çıkar peşinde koşanlar bireyci yarar ve çıkarlarını düşlemezler. Kendilerini toplumun bir bireyi olarak görürler ve her an toplumun mutluluğundan yanadırlar. Bu yüzden kimseden çıkar beklemezler. Eğer düşünen insan bulamazlarsa, düşünmeyenlerle bir bağ kurmazlar ve yalnızlığı seçerler. Kendi kendileriyle baş başa kalma cesaretini gösterirler. Aşağılığa kapılmazlar. Bilimle, sanatla uğraşırlar. Bir başkasının mutluluğunu/acısını kendi mutluluğu/acısı gibi görürler. İyelik duygusu ve kıskançlıkları yoktur. Doğruyu her yerde her an savunurlar. Ölümden ve yok olmaktan korkmazlar. Korkuyu bilgiyle yenip, herkesin korkusuzca yaşamasını isterler. Doğarken ne ise, ölürken de odurlar. Tek amaçları herkesin mutlu olmasıdır. Kimlik peşinde değil kişilik peşinde koşarlar. Başka insanların yoksulluğundan, mutsuzluğundan dolayı hep acı duyarlar. Para, ev, unvan, ün gibi araç değerlerin peşinde koşmazlar. Okuyup, bilgilenir ve bildiklerini paylaşmak isterler. Toplumun/topluluğun %1’inden azını oluştururlar. Bireyci çıkarları olmadığı için yalan söylemez, bir başkasını aldatmazlar. Tek mutlulukları öğrenmek ve paylaşmaktır. Sevgiyi, güneş gibi herkesle paylaşmak isterler. Üretmeme, paylaşmama düşleriyle yaşamazlar. Herkesin alın teri ile çalışıp üretmesini isterler. Herkesin mutluluğu için çalışırlar. Onun için düşünemeyenler bu insanları yaşatmazlar, yok ederler.
Birçok kişi doğruyu din’de arar. Oysa din, bilime karşıt olduğu gibi, bilimin gerçeklerine de aykırıdır. Din ile bilim hiçbir süre bir araya gelemezler. Toplum için din gereksizdir. Topluluklar ancak dinle oyalanır ve süre geçirirler. Düşünme yetisine iye olmayanlar için din, doğal görünebilir, ancak bilinç iyesi olanlar için din doğa/bilim dışıdır. Doğruyu din’de aramak bireyci yarar ve çıkar peşinde koşmak demektir ki; bu da toplumsal yaşama aykırıdır. Doğru ancak deney veya gözlem ile belirlenebilir. Ayrıca ve yalnızca dinli olmamak da doğru insan olmak anlamına gelememelidir.
Doğruluk kişinin özünde vardır. Kişi nereye giderse gitsin öz ile birlikte doğruluğu da taşıyacaktır.

28 Ekim 2007 Pazar

CANLILIĞIN Pİ KURAMI

Her canlının kendine göre yetenekleri vardır. Evrim sürecinde biçimlenen bu yetenekler canlıları belirli kollara ayırmıştır. Bu ayrışımın birçok nedeni olmakla birlikte, en büyük neden çevre (iklim, topografya, sıcaklık vb.) ve buna bağlı gereksinmelerdir.
İnsan, doğada var olan canlıların en gelişmişidir. İnsan düşünen ve doğaya egemen bir canlıdır. Düşünmek ve doğaya egemen olmak, insanın algılama yeteneğine (beyin yapısına) bağlıdır. İnsanın öteki canlılara göre gelişmiş olan fiziksel yapısı, algılamayı arttıran bir etken olmuştur.
Aşağıda küçükten büyüğe (insandan mantara) kapalı eğriler sıralanmıştır. Burada kapalı eğrinin çevre büyüklüğü canlının fiziksel yapısı; çapın büyüklüğü de o canlının yeteneklerini göstermektedir.
Çizim 1; 20 çeşit aminoasitten yapılmış Sitokrom C’nin insandan mantara dek diziliminden esinlendiğim sıralama
Yukarıda verilen ve insandan başlayıp en ilkel canlıya dek giden bir kapalı eğriler dizisi görülmektedir. Bunu, evrimin gelişim aşamaları olarak da düşünebiliriz.
İnsanı öteki canlılardan ayıran en önemli özellik düşünebilmesidir. Düşünmek, insanın fiziksel yapısının ve beynin ortaklaşa evrimleşmesi sonucunda insana özgü oluşan bir eylemdir.
“Yetenek” göreceli bir kavram olması nedeniyle yukarıdaki sıralamada sorun yaşanabilir. Ancak bu sıralama evrimsel gelişim açısından doğru bir sıralamadır. Bu sıralamada önemli olan, insanın bulunduğu konumdur. Biz de bu konumu irdelemeye çalışacağız.
İnsan düşünebilen bir canlıdır. Bu tanım bizi düşündürmekte ve kendimizi sorgulamaya yöneltmektedir? Her insan düşünebilir mi?
“Düşünce” kavramının yerine “bilinç” kavramını koyduğumuzda işimiz daha da kolaylaşacaktır. Bilinçli insan ve bilinçsiz insan!
Bilinçli insan ve bilinçsiz insan arasında bir ayrım yaptığımızda bunu somutlaştırmamız gerekecektir.
Bilinçli insanın tanımını yaparsak; evreni, doğayı ve bununla birlikte kendini algılayabilen, algıladıklarını yaşama uyarlayabilen, us dışı olgulara kanmayan, bilimden ve bilgiden yana bireydir, bilinçli insan.
Bilinçsiz insan; Evreni, doğayı ve kendini algılayamayan, yaşamında us dışı olguları barındıran, yaşamını nesneler üzerine kuran ve güdüleriyle yaşayan bireycilerdir.
Bilinçli insanı, bilinçsiz insandan ayıran en önemli özellik düşünme yeteneğidir.
Aşağıda bulunan iki kapalı eğri, insanın fiziksel yapısını, çap ise yeteneklerimizi (davranış, algılama, düşünme) yansıtmaktadır. Aşağıda bulunan kapalı eğrilerin çaplarından biri tam olduğu halde öteki kapalı eğrinin çapı eksiktir.
Bir deyim vardır; "çapın kadar konuş". Bu deyim bir anlamda doğrudur.
Aşağıda, bilinçli ve bilinçsiz insanı simgeleyen kapalı eğrilerin çap uzunlukları resmedilmiştir. Peki, bu çap uzunlukları neyi göstermektedir.
Düz çizgi ile çizilen çap, insanın düşünme, algılama, davranış yeteneklerini yansıtmaktadır. Evrimin en son aşamasında tüm insanlığın varacağı konum bu konumdur. Kesik çizgi ise, bilinci oluşmamış insanın (düşünsel) yeteneklerinin sınırlı olduğunu göstermektedir. İnsan evriminin bugün bulunduğu konum bu konumdur. Bu kesik çizgiler insanın düşünememe ve algılayamama sorununun çeşitli yöntemlerle giderilmesini yansıtmaktadır. Bu kesik çizgiler neyi göstermektedir.

Bu kesik çizgiler düşünemeyen, bilinci oluşmamış insanın us dışı düşleridir. Örneğin, din, buna en önemli örnektir. Evreni, doğayı ve kendini algılayamayanlar eksikliklerini din ile tamamlamaktadırlar. Din, bir bakıma yaşamda oyalanmaktır. Bilinci oluşmayanların yaşamı düşlerle geçtiği için pek de bu dünyada yaşıyor sayılmazlar.
Düz çizgi ile gösterilen çap, bilinçsizlikten bilince giden değişimi göstermektedir. Bu çapın eksik veya tam olması genlerimize ve evrimin aşamalarına bağlıdır.

Bilinci oluşmamışların özellikleri:

Bilinci oluşmayanların düşünme yeteneği yoktur. Düşünme yeteneğinden yoksun olanlar, yaşamı algılayamadıklarından güçsüz ve çaresizdirler. Bu güçsüzlük ve çaresizlik kişiyi “sosyal kimlik kuramı” diye bilinen belli sürüleşmeye götürür. Güçsüz olan kişi yığınlar içinde kendini güçlü görmekte ve yaşamını yığınlara bağlı olarak sürdürmektedir. Oysa hala kendisi güçsüz ve çaresizdir. Güçsüz ve çaresiz kişi düşündüğü an, sürüden/yığınlardan ayrılacağı sezgisine kapılacağından, düşünmemek için her türlü yöntemi denemektedir. Kendince düşünmeme yöntemleri geliştir. (Din, şans oyunları, maç seyretme, edebiyat, müzik, sinema, vb.)
Evreni, doğayı, kendini algılayamayanlar hiçbir biçimde acı çekmemektedirler. Başkalarının acısını duymak şöyle dursun, başkalarının acısından hoşlanmaktadırlar. (Tatmin, haz, zevk vb.) Bu kişiler dünyadaki yaşamı her türlü olumsuzluğa sürükleyebilmektedirler. Günümüzdeki kargaşa (terör) olayları bunun bir yansımasıdır.
Kapalı eğrinin çapa bölümündeki pi sayısı aynı evrende, aynı doğada, aynı yaşam içerisinde bulunduğumuzun bir simgesidir. Pi sayısı sonsuzdur (3,142857142857142857….); bu sayısının sonsuzluğunu da bir anlamda evrenin sonsuzluğu gibi algılayabiliriz.
Ne geçmiş ne de gelecek vardır; var olan nesnenin değişimidir.

23 Ekim 2007 Salı

ALEVİLİK VE TOPLUMSALLAŞMA